Site içi arama

Genç işçiye kötü haber


Çocuk ve Genç İşçilerin Çalıştırılma Usul ve Esasları Hakkında Yönetmelikte 25 Ekim 2013 tarihinde sessiz sedasız bir değişiklik daha yapıldı. Yönetmelik daha önce 21 Şubat 2013 tarihinde değiştirilmişti. Söz konusu yönetmelik, 18 yaşını doldurmamış çocuk ve genç işçilerin çalıştırılması yasak olan işler ile 15 yaşını tamamlamış, ancak 18 yaşını tamamlamamış genç işçilerin çalışmasına izin verilecek işler yanında 14 yaşını bitirmiş ve ilköğretimini tamamlamış çocukların çalıştırılabilecekleri hafif işler ve çalışma koşullarına ilişkin usul ve esasları düzenliyor.

Yönetmelikte yapılan düzenlemeler manidar. Yönetmeliğin çocuk ve genç işçilerin lehine değiştirilmesi ve çocuk ve genç işçilerin çalıştırılabilecekleri işlerin mümkün olduğunca sınırlandırılması beklenir bir durumdur. Ancak yönetmelikte yapılan değişiklikle bunun tersi yapılıyor. Özellikle genç işçilerin (16-18 yaş) yeni ve tehlikeli işlerde çalıştırılmalarının önü açılıyor.

Yönetmeliğin çocuk ve genç işçilerin çalışamayacağı işleri düzenleyen 5. Maddesinin 5. Fıkrasına şu hüküm ekleniyor: “Mesleki Eğitim Kanunu kapsamında mesleki ve teknik eğitim okul ve kurumlarından mezun olan meslek sahibi 16 yaşını doldurmuş genç işçiler; sağlığı, güvenliği ve ahlakının tam olarak güvenceye alınması şartıyla bu Yönetmeliğin eklerinde belirtilen sınırlamalara bağlı kalmaksızın ihtisas ve mesleklerine uygun işlerde çalıştırılabilirler.” Böylece, yönetmeliğin eklerinde belirtilen ve bir bölümü zaten genç işçiler için zor ve tehlikeli olan işlere yenilerinin eklenmesinin önü açılmış oldu.

21 Şubat 2013 tarihinde yönetmelikte yapılan değişiklikle de yönetmeliğin ilk halinde genç işçilerin çalışması yasak olan bazı işler yönetmelikten çıkartılmıştı. Bu işler şunlardı: Maden ocakları ile kablo döşemesi, kanalizasyon ve tünel inşaatı gibi yer altında veya su altında çalışılacak işler; Sağlık Kuralları Bakımından Günde Ancak Yedibuçuk Saat veya Daha Az Çalışılması Gereken İşler Hakkında Yönetmelik kapsamında yer alan işler; Müteharrik makineler kullanılarak yapılan işler; Toksit, Kanserojen, nesil takip eden genler zararlı veya doğmamış çocuğa zararlı veya herhangi bir şekilde insan sağlığını etkileyen zararlı maddelerle ilgili işler. Bu işler gençler için yasak kapsamından çıkarıldı.

Maden ocakları ile kablo döşemesi, kanalizasyon ve tünel inşaatı gibi yer altında veya su altında çalışılacak işlerin yönetmelikteki yasak kapsamından çıkarılması izahı zor bir durumdur. Çünkü İş Yasasının 72. Maddesine göre bu işlerde 18 yaşını doldurmamış genç işçilerin çalıştırılması mümkün değildir. Daha önceki yönetmelik metninde olan bu hükmün çıkarılması boşluk doğuracak ve şüphe yaratacak niteliktedir. Öte yandan 21 Şubat 2013 tarihinde yönetmelikten çıkarılan yasak işler ve 25 Ekim 2013 tarihinde eklenen yeni düzenleme birleştirildiğinde, genç işçilerin çalışma koşullarının daha da zorlaştırıldığı ve daha önce yasak olan bazı işlerde çalışmalarının önünün açıldığını söylemek mümkündür. Böylece 4+4+4 eğitim sisteminin ilk iki basamağı sonrasında daha fazla genç işçinin işgücü piyasası içine girmesinin de önü açılmış olmaktadır.

Bu hükmün ILO’nun 138 sayılı Asgari Yaş Sözleşmesinin 3. maddesinde yer alan bir istisnanın genç işçiler aleyhine ve sözleşmenin mantığına aykırı olarak yorumlanmasıyla eklendiği anlaşılmaktadır. 138 sayılı sözleşme “Doğası veya yapıldığı koşullar bakımından genç kişilerin sağlığını, güvenliğini veya ahlakını tehlikeye düşürebilecek her türlü istihdam veya çalışmaya kabul için asgari yaş 18'in altında olmayacaktır” emredici düzenlemesini içermektedir. Sözleşme, bu hükmün dışına çıkılabilmesini işçi ve işveren örgütlerinin görüşüne başvurulması koşuluyla ulusal makamlara bırakmaktadır. Peki, bakanlık hangi işçi örgütünden bu yönde bir görüş almıştır? 138 sayılı sözleşmeyi 1998 yılında onaylayan Türkiye, sözleşmenin emredici düzenlemelerine uymak yerine 15 yıl sonra istisna hükümlerine sığınmaktadır.

Çocuk ve genç işçi çalıştırılması yönetmeliğinde yapılan değişikliği asgari ücrette yapılması planlanan değişiklikle birlikte düşündüğümüzde ortaya daha da çarpıcı bir sonuç çıkıyor. Halen 16 yaş altı ve üstü için ayrı ayrı belirlenen asgari ücretin 18 yaş altı ve üstü için ayrı ayrı belirlenmesi niyeti bir süredir bakanlığın gündeminde. Böylece 18 yaşını bitirmemiş işçilerin daha tehlikeli işlerde ve daha düşük ücretle çalışmasının yolu da açılmış olacak. Bu da genç işçilere 90. Yıl armağanı olsun!


Aziz Çelik / birgün

29 Ekim’in unutulanı: 9 yaşındaki Behzat!


Türkiye’nin 29 Ekim’de iki büyük gündem maddesi vardı…
Biri 90 yaşına basan Cumhuriyet.
Diğeri 150 yılı aşkın süredir ülkeyi yönetenlerin ortak hayali Marmaray.
***
İlk olarak Cumhuriyet’in 90. yaşı kutlanmaya başladı, sabahın erken saatlerinden itibaren.
Gözler önce Anıtkabir’e çevrildi ardından Köşk’e.
Yıllardır süregelen rutin tekrarlandı.
Fakat yine de nefesler tutuldu, her seferinde ilk kezmişçesine.
Mimiklerden, jestlerden anlam çıkartılmaya çalışıldı. Satır araları okundu.
Heyecanla yorumlandı baştan sona her ayrıntı.
***
Sonrasında Marmaray heyecanı başladı, saat 15:00’teki tören öncesinde. behzat-mayin-semdinli
Boğaz’ı bağlayan tünel yüzbinlerce kişiyi ilgilendiriyordu ne de olsa.
Ülkenin en gelişmiş şehrinde ulaşımın ana damarlarından biri hayata geçiriliyordu.
Her şey olması gerektiği gibiydi.
Tören sorunsuz geçti.
***
Ve aynı günün akşamında İstanbul’da 90. yılın coşkusuyla patlatılan havai fişekler gökyüzünü aydınlattıktan sonra Başkent’te bayram resepsiyonu düzenlendi. Yine devlet – memleket mevzuları öne çıktı. Başörtülü vekil polemiğinden Suriye sınırındaki gerginliğe, Çin’den alınacak füze sisteminden çözüm sürecine…
Ama görülmeyen bir başka gündem maddesi vardı.
***
Onun yaşı ne Cumhuriyet gibi 90, ne de Marmaray hayali gibi 150 yılı aşıyordu.
Sadece 9 yaşındaydı Behzat Özen…
Hakkari’nin Şemdinli ilçesinin Altınsu Köyü İncesu Mezrası’nda yaşıyordu.
Arkadaşıyla buldukları “cismi” daha doğrusu “mühimmat”ı, “kurcalarken” aslında “oynamaya çalışırken” hayatını kaybetti.
Arkadaşı ise yaralandı.
Olayla ilgili haber sadece birkaç satır olarak yayınlandı haber ajanslarında.
Başlığı ise ondan alınan “çocuk”luklarının simgesiydi adeta: “Şemdinli’de patlama: 1 ölü”
Birden büyümüş, “kişi” oluvermişti son nefesini verirken.
Kim bilir belki bu da bir “bölge” gerçeğidir, çocukların asla çocuk olarak kabul edilmemesi.
Uğur Kaymaz, Ceylan Önkol ve daha niceleri gibi…

M. Serdar Korucu / Demokrat Haber

Erken Yaşta Evlilik Suç Ama Hangi Yasaya Göre?


Ailemizin Bakanı Fatma Şahin, geçtiğimiz günlerde evlilik teşviklerini açıklarken, erken yaşta evliliklerin önüne geçmek için anne ve babaya verilecek cezaların yüzde 50 arttırılacağını da söyledi.
Buraya kadar her şey güzel ama kız çocuklarının evlendirilmesini engellemek adına hükümetin yaptıkları ve yapmadıklarıyla ilgili birçok sorunlu nokta var. Nereden başlasam bilemiyorum.
Maddeleyerek gitmek belki daha kolay olacak:
* Yüzde 50 arttırmak deyince, insan bu cezaların zaten verildiğini ve miktarının arttırılacağını düşünüyor doğal olarak. Arada sırada gazetelerde böyle haberlere rastlıyoruzdur herhalde ama bir türlü aklıma emsal bir karar gelmiyor. Google'a soruyorum, o da bu konuda bana çok yardımcı olamıyor. Mutlaka verilen önemli cezalar vardır ama bunun çok sık yaşanan bir durum olmadığı ortada. Birkaç habere rastlıyorum; yakın zamanda iki ailenin cezalandırılması için iddianame hazırlanmış. Mesela beş yıl önce 13 yaşındayken evlendirilen bir kız çocuğunun evlendirildiği kişi ve anne babasına dava açılacakmış. Bakanlığın açıklamasından sonra herhalde ceza alırlar diye düşünüyorum. Cezalandırmakla sorun kökten çözülmez ama yine de bir başlangıç olabilir.
* Yukarıda söz ettiğim vakada olduğu gibi, hukukun caydırıcı olmaksızın, geriye dönük bir şekilde işlemesi ayrı bir sorun. Bu durum farklı mağduriyetlere de neden olabiliyor. Hatırlarsanız Mart ayında gazeteler ve televizyonlarda sıkça yer alan bir haber vardı; çocuk yaştayken evlendirilen beş kadın, kocaları yıllar sonra hapse girince Ankara’ya gitmiş, kocalarının serbest bırakılmasını talep etmişti. Çocuklarıyla tek başlarına kaldıklarını, ekonomik bir güvenceleri olmadığını anlatıyordu kadınlar. Yani devlet erkeği cezalandırırken, kadına hiçbir ekonomik ya da sosyal güvence sunmuyor.
* Anne-babanın cezalandırılmasına geri dönelim. Peki neyle cezalandırılacak bu aile? Yani suç tanımı ne olacak? Ceza Kanunu’nda erken yaşta evlilikle ilgili bir madde var mı? Hayır, tahmin edilebileceği üzere böyle bir madde yok.
Olayın yargıya intikal ettiği ender durumlarda sadece kocaya ceza veriliyor, o da “çocuğun cinsel istismarı” ya da “reşit olmayanla cinsel ilişki” maddesinden cezalandırılıyor. Aile ise en fazla suça azmettirmek ya da yardım etmekten.
Evet, çocuğun cinsel istismarı da söz konusu. Ama bu tek başına yeterli mi? Çocuk zorla evlendirilip cinsel istismara maruz kalırken, yaşıtlarının yaşadığı deneyimlerden, eğitimden, sosyal hayattan mahrum kalmıyor mu? Bir insanın hayatının geri dönüşü olmayacak bir şekilde değiştirilmesi sadece istismar mıdır? Bu kararı veren aile, "istismara" sadece yardım mı etmiştir?
Erken yaşta evlilikleri engelleme konusunda inanılmaz çalışmalar, çalıştaylar yaptığını ve yasal düzenlemelerle de bunu destekleyeceğini açıklayan yasa yapıcıların, başlı başına erken yaşta evliliklerle ilgili bir ceza yasası da hazırlamasını beklemek çok mu ütopik?
* Bana yardımcı olması için başvurduğum Google, beni daha korkunç bir haberle karşılaştırıyor: Çocuk gelinlere bekaret kontrolü!
“Yargıtay, kamuoyunda ‘çocuk gelin’ olarak bilinen küçük yaşta evlendirilen kızların kocaları ve babaları aleyhine açılan davalarda, tarafların beyanlarına rağmen bekaret kontrolü yapılmasının zorunlu olduğuna karar verdi.”
Bu neyin kafası, diye sormak istiyorum Yargıtay'a...

15 yaş altı kız çocukları?

Her şeyi bir yana bırakalım. “Çocuk gelinler” meselesi, “15 yaş altı çocuklar” kavramı üzerinden tartışılıyor.
Ne kadar sosyopat bir toplumda yaşıyoruz ki, kız çocukları kaç yaşında evlendirilmeye başlıyor ki, biz bu sınırı 15-16'ya çekince sorunu halletmiş oluyoruz?
Birleşmiş Milletler (BM) tarafından 10-19 yaşları arasındaki kişiler ergen olarak tanımlanıyor.
BM Nüfus Fonu bugün yayınladığı 2013 Dünya Nüfusunun Durumu raporunda ergen hamileliklerini odak noktası olarak belirlemiş. Raporda bu doğumlardan onda dokuzunun evlilik bağı veya başka bir birliktelik türü içinde gerçekleştiğine ve daha uzun süre okula giden kız çocuklarının gebe kalma olasılığının çok daha düşük olduğuna dikkat çekiliyor.
Türkiye İstatistik Kurumu’nun Temmuz 2013’de yayınladığı raporda da, Türkiye’deki ergen annelerin yüzde 90’ının resmi olarak evli olduğu belirtiliyor. E tabii, ne de olsa medeni kanuna göre 15 yaşını doldurmuş çocuklar velilerinin rızasıyla yasal olarak "ergin" kılınıp resmi olarak evlendirilebiliyor. Böylece devlet erkanı da çocuk gelinleri 15 yaş altı kız çocukları üzerinden tartışabiliyor.

Yeni bir yasa lazım

Erken yaşta evliliklerin önlenmesi için bütünlüklü bir yaklaşım şart. Çocuk yaşta evliliğin gerçekleşmeden engellenebilmesi, gerçekleştikten sonra anne-baba-kocanın cezalandırılması ve bu sırada kız çocuğunun yeni mağduriyetler yaşamasının engellenmesi, ergen hamileliklerinin önüne geçilmesi gibi birbirine bağlı birçok sorun alanı mevcut.
Mevcut yasalara birkaç cümle eklemekle bu sorun çözülmez.
Çocukların evlendirilmesine gerçekten karşıysanız, bununla ilgili bir yasa çıkarın. Ne biliyim, adı "erken yaşta evliliklerin engellenmesi ve çocuğun korunmasına dair kanun" falan olsun. İnsanlar kız çocuklarını evlendirmenin ya da evlenmenin suç olduğunu bilsin. "Amann, yırtarız nasıl olsa" demesinler.
Kafama takılan son bir nokta:
Fatma Şahin “Doğu ve Güneydoğu’da çocuğun hiçbir suçu yok. Bunun olmaması için ailenin cezalandırılması gerekir” dedi. Çalıştaylarda bu sonuca mı varmışlar? Doğuda aileler, batıda çocuklar mı suçlu gerçekten?

Çiçek Tahaoğlu / bianet

Okula değil nikaha teşvik


Aile Bakanlığı, kutsal aileyi teşvik etmek için yeni evlenenlere faizsiz kredi verecek. Aynı teşvik ve kredi, eğitime yapılsa fena mı olurdu?
Nihayet devlet, kadın cinayeti rakamlarını açıklayacak. Şimdiye kadar “kayıt dışı”ymış, artık kayıt içi olmuş, öyle diyor Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı Fatma Şahin. Adalet Bakanlığı, kadın cinayetleriyle ilgili son resmi istatistiği, 2002-2009 için vermişti. Cinayetlerde yüzde 1400 artış olduğu da böyle ortaya çıktı. O gün bugündür devlet, yapılan tüm başvurulara rağmen hiçbir şekilde kadın cinayeti rakamlarını açıklamadı. Gazete haberlerinden, adliyeye ve polise yansıyan rakamlardan kendimiz saya saya öğrendik. Kadınların hamileliğini bile takip edebilecek kadar ileri bilgi ve erişime haiz devletimizin, son dört yıldır cinayet verilerine “ulaşamadığını” Bakan’dan öğrenmiş olduk!
Kayıtlara geçebilenler
Şahin, “Ölüm vakalarında ciddi düşüş var” diyor ama açıklamaları yine bilimsellikten uzak: “177’den 165’e sonra 155’e düştü.”
Hangi yıl, neye göre verilen rakamlar bunlar? Belli değil. Oysa sadece 2012’nin son altı ayında 210 kadının öldürüldüğü kayıtlara geçti. Diğer yandan Aile Bakanlığı’nın attığı bazı olumlu adımları görmek lazım.
Mesela kadın cinayetlerinde cezanın en üst sınırdan verilmesi için kararlılar… Çocuk yaşta evlendirmeye verilen cezalarda yüzde 50 artış (bu da neye göre, belli değil) sözkonusu… Bu arada sadece 71 kadına panik butonu verilebildi ama olsun, caydırıcı olduğu söyleniyor. Haricinde, “ensest” suçu halen tanımlanmış değil. Ensest dememek için sağ kulağını sol eliyle gösteriyor devlet. Kanunlarla belirlenen sığınma evleri sayısı hâlâ ihtiyacın çok, çok altında. Yenilerine dair de bir müjde vermiyor Bakan.
Yardım isteyen evlensin
Müjde istiyorsanız, evleneceksiniz ve hemen doğuracaksınız. Bakan Şahin, yeni evlenenlere faizsiz
10 bin TL kredi verileceğini söyledi. İlk yıl hamile kalırsanız kredi ertelenecek. Tabii ki nikahsız doğurulan çocuğa zırnık yok!
Yani devlet, nikahımızı illa kıymak, hızla çocuk doğurtmak uğruna para dağıtacak. Tabii yaklaşan seçimler de bu “paket”te     etkili.
En önemlisi, kadını     (aileyi) korumak ve iş gücüne katılmasını desteklemek için açıklanan “teşvik”lerden hiçbirinde, kız çocuklarının eğitimdeki devamlılığına dair bir şey yok. Kadının işgücüne katılmasının evrensel kuralı, eğitime ağırlık vermektir. Evlenir evlenmez doğuran ödüllendirilmez, aksine gençler sorumlu anne-baba olmaya     teşvik edilir. Evlilik, toplumda zaten bol bol teşvik ediliyor. Bir de devletin üzerine para vermesi gerekli mi? Asıl sorun,
birbirini yeterince tanımadan yapılan evliliklerin boşanmayla sonuçlanması değil mi?
6.5 MiLYAR KREDi NEREDEN VERiLECEK?
* Türkiye’de 2012’de evlenenlerin sayısı, önceki yıla göre yüzde 1.9 artarak 603.751 olmuş     (bakınız, evlenenler hep kayıt içi!)
*  Diyelim ki, 2013’de de aynı sayıda çift evlenecek. Devlet 6.037.510.000 TL faizsiz kredi dağıtacak demek. Peki hangi bütçeden yapılacak bu ödemeler?
* Ya boşanan çiftlerin sayısı? 2012 yılında, bir önceki yıla göre yüzde 2.7 artarak 123.325’e yükselmiş. Kaba hesapla, boşanma oranı evlenme oranından yüksek. Evlenenlere kredi dağıtan devlet, boşananlara     cezalı faiz 
uygulamasın sakın?

Mehveş Evin / milliyet

Dört çocuğun taciz iddiası 'soyut' bulundu


İstanbul'da, babası M.Y.'nin cinsel tacizine uğradığını öne süren 11 yaşındaki B. bu durumu yakınlarına anlatınca ensest ortaya çıktı. Gözaltına alınan M.Y. ise rapor yok diye serbest.

Zeytinburnu’nda bir evde yaşandığı öne sürülen cinsel taciz 11 yaşındaki B.’nin durumu ablasına ve teyzelerine anlatmasıyla ortaya çıktı. Kardeşlerinin babaları M.Y. tarafından taciz edildiği iddialarını duyan abla N.Ç. kardeşlerini Zeytinburnu Çocuk Bürosu Amirliği’ne götürüp baba M.Y’den şikâyetçi oldu. Biri kuma olmak üzere, iki ayrı eşinden on çocuk sahibi olan M.Y.’nin, aynı evde birlikte yaşadığı 11 ve 13 yaşlarındaki kızları B. ve Ö.’yü ve geçmişte ilk eşinden olan kızları N. ve A.’yı gece odalarına girerek taciz ettiği, üç buçuk yaşındaki L.’yi de odasında yatırdığı ileri sürüldü. Kızların şikâyetiyle gözaltına alınan baba M.Y. ifadesinde kendisine iftira atıldığını savundu. Geçmişte kan davası nedeniyle 12 yıl hapis yatan ve evinde silah bulundurduğu iddia edilen baba M.Y, tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakıldı. Mahkeme, M.Y.’ye yalnızca eve ve çocukların okullarına yaklaşma yasağı koydu.

Kardeşler şikâyetçi oldu

Kız kardeşlerin Zeytinburnu Emniyet Müdürlüğü Çocuk Büro Amirliği’nde ifadesi alındı. Yaşadıklarını alatan B. bir gece uyurken yanında babası M.Y.’yi bulduğunu anlattı. Babası M.Y.’nin kendisine cinsel tacizde bulunduğunu öne sürdü. B. ifadesinde babasını 13 yaşındaki ablası Ö.’nün odasından çıkarken de gördüğünü ve odadan, Ö.’nün ağlama sesi geldiğini iddia etti. Polis merkezinde dinlenen Ö. de benzer şeyleri söyleyerek babasının defalarca cinsel tacizde bulunduğunu öne sürdü. İki kız kardeşin iddiasına göre babaları, üç buçuk yaşındaki kız kardeşleri L.’yi geceleri yanında yatırıyor, evde porno izliyor, şortla dolaşıyor, kendilerini dövüyordu. Poliste ifade veren kardeşlerden N. de babasının cezaevinden çıktıktan sonra hem kendisini hem de kardeşi A.’yı aynı şekilde taciz ettiğini öne sürdü.

Savcı taciz için rapor arandı

Bunun üzerine, baba M.Y. gözaltına alındı. Bakırköy Savcılığı’nda ifade veren M.Y., kızlarının ikinci eşinden kalan daireyi alabilmek için kendisine iftira attıklarını iddia etti. Baba M.Y. ifadesinde “Bu iddiayla karşılaşmak yerine ölmeyi tercih ederdim. Ne günah işledim de böyle bir iftiraya uğradım? Bu suçlama ilk eşim ve çocuklarım tarafından kurgulanmıştır. Boşanmak istediğimi söylediğim için bu iftirayı attıklarını düşünüyorum” dedi. Baba M.Y., savcılık tarafından, iddianın soyut olması, yer ve tarih belirtilmemesi, mağdurların doktor raporunun bulunmaması, diğer kardeşlerin ifadelerinin alınmaması, sabit bir ikametgâhının olması nedeniyle tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakıldı.
Mağdurların avukatlığını üstlenen Ayten Ağırdemir, Bakırköy 8. Aile Mahkemesi’ne başvurarak, koruma kararı alınmasını istedi. Mahkeme ise 25 Ekim’de verdiği kararla baba M.Y.’nin altı ay boyunca büyük kızı N.’nin evine ve iki ay süreyle dört kızının devam ettiği ilköğretim okuluna yaklaşmasını yasakladı. 
Avukat Ağırdemir, mahkemeye sunduğu bir diğer dilekçede, babanın evinde silah bulundurduğunu, dolayısıyla hayati tehlikenin bulunduğunu savundu. Ağırdemir, kızların ablalarının evinde olduklarını ve can güvenliğinin sürdüğünü iddia etti.

İsmail Saymaz / radikal

Bugün kitap yazısı yok!


İstanbul’da doğup büyüdüm ben. Çocukken, 80 İhtilali’nin öncesinde ve sonrasında, bana en çok yapılan uyarı sokakta başıboş duran kutular, paketler, dolu torbalar hakkındaydı. “Eğer sokakta bir kutu filan görürsen sakın dokunma! Hemen uzaklaş oradan!” Haklı bir uyarıydı bu çünkü o paketler, kutular, torbalar patlayabiliyordu. “Anarşiklerin işi,” deniyordu. Kim bilir? Sonuçta her ihtilalin bir gerekçeye ihtiyacı var. Hem ne fark eder ki? Canına kast edilenler sivil, sıradan insanlar, küçücük çocuklar. Ben sık sık uyarıldığım için şanslıydım, belki de bu sayede bugün oturmuş bunları yazabiliyorum. Behzat Özen için durum farklı. O, Hakkâri’nin Şemdinli ilçesinde, bulduğu ve oyuncak sandığı bir nesnenin patlamasıyla 8 yaşında öldü. Dün öldü. Dün, cumhuriyetin 90. yılı kutlanırken. Dün, “Pekin ile Londra’yı birbirine bağladığı” iddiasıyla gözümüzü de bağlayacağı umulan Marmaray metrosunun tüpü açılırken. Dün, ne hikmetse İstanbul Büyükşehir Belediyesi de cumhuriyet coşkusuna kapılmış havai fişekleri çatır çatır yakarken. Dün, biz evlerimizde oturmuş, “Ne olacak bu ülkenin hali?” diye düşünürken.
berkin elvan ve ahmet yildiz
Rahatınızı kaçırmak gibi olacak ama dün bir çocuk daha yok oldu. Biz, “bir iş kazasında” ölen Ahmet Yıldız için belirlenen 30 bin liralık tazminatın 24 taksidinin ilkini bile ödememişken! Polisin attığı gaz fişeğiyle yaralanan ve o günden beridir uyutulan Berkin Elvan henüz uyanmamışken! Bir havan mermisiyle parçalanan Ceylan Önkol’un bakışları zihnimize saplanıp kalmışken! Havai fişek patlamalarına karışıp gitti Behzat Özen’i yok eden patlama. Kim bilir daha kaç çocuğun acısı karışıp gitti televizyon programlarının, renkli gazete sayfalarının, ileri demokrasinin, AVM ışıklarının, medeniyet demek olan yolları dolduran otomobillerin, steril yaşamlarımızın pırıltılarına.
behzat özenİçeride oğlum Tayga sabah şarkılarından birini tutturmuş. Ben, elimde çocuk kitaplarıyla kalakaldım. Eğer Tayga biraz daha büyük olsaydı da bana Behzat’ı, Ahmet’i, Berkin’i Ceylan’ı ve adını bile bilmediğim, duymadığım çocukları sorsaydı ona nasıl anlatırdım? Nasıl derdim, “Onların da çocuk olmaya hakkı vardı,” diye. Tayga bana hesabını sormaz mı? Sizin çocuklarınız hesabını sormaz mı?

bir dolap kitap

Liseliler eylemde: “Aynı sırayı, aynı kantini aynı bahçeyi paylaşacağız”




İstanbul’daki Kağıthane İTO Lisesi öğrencileri kantin yasağına karşı 31 Ekim günü eylem yapacak. Liseliler, AKP’nin ayrımcı, cinsiyetçi uygulamalarına karşı aynı sırayı paylaşacak.
Okullarındaki kantinde kız ve erkeklere ayrı sıra uygulamasına tepki gösteren öğrenciler AKP’nin kız ve erkek öğrencilerin bir arada bulunmasına dahi tahammül gösteremediğini belirtti.
Kağıthane İTO Ticaret Meslek Lisesi Öğrencileri, AKP’nin gerici, ayrımcı ve cinsiyetçi uygulamalarına karşı 31 Ekim saat 15.25’te lise önünde buluşacaklarını duyurdu. Öğrenciler “Biz liseliler arkadaşlarımızla sınıfta, kantinde, bahçede bir arada bulunmak, birlikte eğitim görmek istiyoruz. Bu gerici, cinsiyetçi uygulamayı, reddediyoruz. Okullarımızda karma sıra olmaya fiili olarak devam edeceğiz. Aynı sırayı, aynı kantini aynı bahçeyi paylaşacağız” diyor.
Sendika.Org

Bisikletini satan adam: Pedro Luis Raota


20. yüzyılın en etkileyici fotoğrafçılarından biri olan Pedro Luis Raota’dan bahsetmeden önce, gözümün yaşını silip “benim hiç bisikletim olmadı ki…” cümlesini kurmam gerekiyor…
Bisikletim olmadı ama bisikletin özellikle çocukluk anılarındaki yerini iyice belledim. Kulaktan kulağa yayılan hikâyelerden anladığım kadarıyla bisiklet sürmek çok acayip bir şeymiş, her çocuğun hayalini bir bisiklet, dilini ise “bir tur versene” cümlesi süslermiş…
Yeni bir “bianchi” için zamanında ne harçlıklar biriktirilmiş, en önemlisi de bisiklet sürmeyi bir kere öğrenince öldür allah unutmazmışsın…
(Bir de bisiklet sürmeyi öğrenirken hiç arkana bakmayacakmışsın ki babanın annenin seni bıraktığını görmeyecekmişsin hikayesi var ki bence bu hadisenin çocuk yüreklerde açtığı yaraların izini bugün bile görmek mümkün ama konumuz inanın hiç bu değil!)
İşte hayatında hiç bisikleti olmamış, hiç bisiklet sürmemiş biri olmama rağmen, gencecik yaşında ilk fotoğraf makinesini alabilmek için ünlü fotoğrafçı Raota’nın bisikletini sattığını okuduğumda “N’olmuş yani?” demedim. Hemen kendimi bisikleti olan bir insan yerine koydum ve şu süslü cümleyi not ettim:
“Demek Raota, çocukluk anılarını fotoğraf aşkı uğruna feda etmiş…”
1934 yılında Arjantin’li çiftçi bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelen Pedro Luis Raota, pasaport fotoğrafı çekerek başladığı fotoğraf serüvenine, tıpkı efsanevi öncülleri Dorothea Lange ve Eugene Smith gibi felakete uğramış insan hikâyelerinin izini sürerek devam eder.
Raota için yolu “ölüm kamplarından, gaz odalarından, katliamlardan, işkencelerden,örgütlü devlet suçlarından” geçen yüzlerce felaket hikayesi bulmak hiç de zor olmaz ve tahmin edeceğiniz gibi bu hikâyeler, Alain Badiou’nün “Bu yüzyıl, lanetli bir yüzyıldır” tasvirini ispatlar niteliktedir…
Raota’nın insan ruhunun derinliklerini yakalayan fotoğraflarındaki en büyüleyici kareleri ise bütün güzelliği ve gerçekliğiyle çocuklar oluşturur, “Lanetli yüzyıl”ın ceremesini en ağır şekilde çeken çocuklar, bu fotoğraflarda “inadına” masum, “inadına” özgür ve her zamanki gibi güzeldir… 20. yüzyılın hala kabuk bağlamamış yaraları ve karanlığı hafızalarımızda dururken, Raota’nın fotoğraflarındaki “karanlığın”, kimi zaman bir çocuğun gülüşü, kimi zaman da ağlayışı ile yırtıldığını görürüz…
Raota’nın fotoğraflarının belki de “ölümsüzleştirdiği” şey ne bir çocuk, ne de bir andır. Belki bu fotoğraflarda ölümsüzleştirilen, her baktığımızda hatırlamamız istenen şey insanlık tarihinde meşruiyetini geç bulan ama erken kaybeden “çocukluk”tur…
Bisikletini satarak aldığı fotoğraf makinesi sayesinde kariyerine genç yaşlarda başlayan Raota’nın ünü, yeteneği ve kendine has üslubu sayesinde kısa sürede dünyanın pek çok ülkesine ulaşır.
O ödülden bu ödüle koşan ve 52 yaşında hayata gözlerini yuman Pedro Luis Raota, çektiği fotoğrafların bazılarının “kurmaca olduğu” iddialarını reddetmek yerine, şu süslü cümleyi kurarak işin içinden sıyrılır:
“Fotoğrafçı bir fotoğraf hayal eder ve eğer o fotoğraf ortada yoksa, tıpkı bir film yönetmeni gibi onu yaratır…”
Raota’nın fotoğraflarının hangilerinin kurmaca olup olmadığını bilmiyoruz ama onun fotoğraflarına baktığımızda çocukluğun masumiyeti ve güzelliğinin bir “kurmaca” değil, kesinlikle “gerçek” olduğundan adımız gibi emin oluyoruz…

 Gülçin Kocabuğa / uzuncorap

Tecavüzün cezası çim biçmek!


Kenya'da 16 yaşındaki bir kıza toplu tecavüz ve sakat bırakmakla suçlanan üç kişilik çeteye "çim kesme" cezası verilince kamuoyu ayağa kalktı ve adaletin yerini bulmasını talep eden dilekçeye bir milyonu aşkın imza atıldı.
Dilekçede, işlenen suçu soruşturmak yerine üçlüye çim kesme cezası veren polis hakkında disiplin soruşturması açılması istendi. 16 yaşındaki genç kız Busia'daki bir madenin tuvaletinde toplu tecavüze uğramıştı.
Mağdurun başına gelenler bu ayın başlarında gün ışığına çıkınca büyük bir öfke yarattı. Başsavcılık emniyet müdürlüğüne talimat göndererek, bölgedeki polis teşkilatının niçin tecavüz iddiasını gereğince araştırmak yerine zanlılara çim kesme cezası verdiği konusunda soruşturma yapılmasını istedi. Tecavüz zanlılarının kaçtıkları ve bulunamadıkları bildiriliyor.


'DÖNÜM NOKTASI OLSUN'
İnternette Avaaz adıyla kampanya yürüten bir grup tarafından yayınlanan dilekçede, Kenya Emniyet Müdürü David Kimaiyo'dan, adaletin yerine gelmesi için gerekli adımları atması isteniyor.
Saldırının zanlılarının derhal tutuklanması, mahkemeye çıkarılması ve gerekli soruşturmayı yapmayan polisler hakkında işlem yapılması da talep ediliyor.
Dilekçede, "Bu polis memurlarını sorumlu tutarak bütün polis teşkilatına tecavüzün basit bir yaramazlık değil ciddi bir suç olduğu, ve bu konuda kanunların gereğini yapmayan polislerden hesap sorulacağı konusunda kuvvetli bir mesaj göndermiş olacaksınız" deniliyor.
1 milyonu aşkın kişinin imzaladığı dilekçede bu olayın kadınlara karşı işlenen suçlar konusunda bu olayın bir dönüm noktası olması çağrısı da yapılıyor. Liz adıyla anılan 16 yaşındaki kız Kenya'nın batısında, Busia'nın bir köyünde dedesinin cenazesinden dönerken saldırıya uğramıştı. Tecavüz sırasında beli de kırılan Liz, Kenya'daki yerel Daily Nation gazetesine göre artık tekerlekli sandalye kullanıyor.
Haber ilk kez Daily Nation gazetesinde yayımlandı ve gazete Liz'in tedavi masraflarının karşılanması için de bir kampanya yürüttü. 

BBC Türkçe

Brezilya’da polis 17 yaşında bir genci öldürdü, sokaklar yandı




Brezilya’da haziran ayından beri süren sokak gösterileri sırasında polisin Douglas Rodrigues  adında 17 yaşında bir genci öldürmesi ülkede büyük öfkeye neden oldu. Sao Paulo’da sokağa çıkan eylemcilerle polis arasında çatışma çıktı. 90’a yakın kişi gözaltına alındı.
Brezilya’da polis  17 yaşında bir genci vurarak öldürdü.  Sao Paulo’da polis şiddetine karşı sokağa çıkan eylemcilerle polis arasında çatışma çıktı. 90’a yakın kişi gözaltına alındı.
Polis, gencin “kazara” vurulduğunu ileri sürerken,  halk ana yolu kapattı. Otobüsler ve tırlar ateşe verildi.
Douglas Rodrigues adlı genci pazar gecesi vurduğu belirtilen polisin de gözaltında tutulduğu, olaya ilişkin soruşturmanın sürdüğü söyleniyor.
Sendika.Org 

Okullara ‘İHH için para toplayın’ genelgesi

Milli Eğitim Bakanlığı, her sınıftan 90 lira yardım toplaması için cihatçı örgütlere yakınlığıyla bilinen İnsan Hak ve Hürriyetleri Vakfı’na (İHH)  izin verdi.
Milli Eğitim Bakanlığı’nın, Suriye’de vahşete varan eylemlere imza atanlar dahil cihatçı örgütlere yakınlığıyla bilinen İnsan Hak ve Hürriyetleri Vakfı (İHH) için devreye girdiği ortaya çıktı. Bakanlık okullara gönderdiği yazıyla, “Her Sınıfa Bir Yetim” projesi kapsamında, İHH için her sınıftan 90’ar lira toplanmasını istedi. Milli Eğitim Bakanı adına Genel Müdür Mustafa Koç’un imzaladığı yazı 1 Ekim’de tüm okullara dağıtıldı. Yazıda, İHH’nin dünyanın 135 ülkesinde kimsesiz çocuklara ilişkin yardım kampanyası düzenlemek istediği belirtilirken, uygulamanın milli eğitimin temel amaçlarına uygun olduğu da kaydedildi. “Her Sınıfa Bir Yetim Projesi” kapsamında katılan sınıfların bir yıl boyunca her ay 90 lira toplaması gerekiyor. 42 ülke içinden bir ülke seçilmesi istenilen sınıfların, daha sonra topladıkları paraları banka hesabı ya da elden vakfa yatırması gerekiyor.
Konuyla ilgili olarak Eğitim Sen MYK üyesi Betül Öztürk Korkut genelgenin gericiliği finanse etme projesi olduğunu, İHH’ya yapılan yardımların nerelere gidebileceğini tahmin etmenin zor olmayacağını söyleyerek “okullarımızda gericiliğin finanse edilmesine izin vermeyeceğiz” dedi.
Sendika.Org

Çocuk İşçi Asansör Boşluğuna Düştü


Samsun’da bir inşaatta asansör montajında çalışan 16 yaşındaki çocuk, 8. kattan asansör boşluğuna düşerek ağır yaralandı.

Olay Samsun’un Atakum ilçesi Mevlana Mahallesi’nde bulunan 10 katlı bir inşatta bu sabah saat 09.30 sıralarında meydana geldi. Edinilen bilgiye göre, asansör montaj işi için 8. katta çalışan 16 yaşındaki Ahmet Özakça, ayağının altında bulunan tahtaların kırılması sonucu boşluğa düştü. Çevredeki çalışanların ilk müdahaleyi yaptığı yaralı, 112 ambulansıyla Ondokuz Mayıs Üniversitesi (OMÜ) Tıp Fakültesi Hastanesi’ne kaldırılarak tedavi altına alındı.Yaralı çocuğun durumunun ağır olduğu öğrenilirken, polis olayla ilgili soruşturma başlattı.


iha

ODTÜ'nün fideleri


ODTÜ’nün bahçesinde bir fide, almış eline kendinden iki kat büyük küreği, kazıyor devletin ırzına geçtiği toprağın yüreğini. Derdi toprağı beslemek, yeni fideler dikmek. Kendisi gibi güzel, çınar olmaya niyetli fideler!
Küçük gözlerinde bir tedirginlik, kendinden önce fide olarak ODTÜ’nün toprağına uzanmış, çınar olmuş ağabeyleri, ablaları geliyor aklına. Diktiği fidelerin onlar gibi sökülmesinden, dallarının yakılmasından endişe ediyor. Koca kürek eline büyük geliyor küçük fidenin. Avuç içleri kızarıyor, sırtı terliyor, ama devam ediyor fidelerine toprakta yuva açmaya. Toprak anlıyor fidenin iyi niyetini açıyor göğsünü yeni fidelere. İçinde saklamak değil, göğe yükseltmek, bulutlara, güneşe, kırlangıçlara yetiştirmek için bir kadın gibi saklıyor fideleri karnının en kuytu, en güvenli yerinde. Toprakla göz göze geliyor fide, toprağa içine alıp geri vermediklerinin hesabını sorar gibi bakıyor. Gözünü kaçırıyor toprak küçük fideden, mahçup mahçup göğe bakıyor. ‘Evet’ diyor, ‘Ben saklıyorum o çınarları içimde, en derinlerde, ama ben almadım onları, birileri yara yara bağrımı, hunharca gömdüler çınarları, göğe yükselemesinler, içimde solup gitsinler diye!’ Boğazı düğümleniyor toprağın, ağlamaya başlıyor. Fide anlıyor toprağın suçsuzluğunu, çaresizliğini ve usulca kazmaya devam ediyor fidelerin yuvasını.

Bugün 2013’de ODTÜ başı dumanlı bir karlı dağ gibi! Duman tütüyor. Amfilerde yanan bilim tartışmalarından, geleceği aydınlatacak bilimsel deneylerden çıkmıyor duman, ODTÜ’nün fideleri, çınarları yanıyor. Acı bir duman boğuyor hepsini, gözleri yaşarıyor, yaralanıyor güzel gövdeleri. Küçük fide gözünde yaşlarla bakıyor kesilen çınarların kalan gövdelerine. Başları kesilmiş çınarların ölü gövdeleri toprağa çakılı duruyor öylece, sökülmemeye and içmiş gibi! Üzülüyor küçük fide, kahroluyor, sonra topluyor kendini, yeni fidelerin, yeni başlarını, yeni gövdelerini yeni düşlerini, yeni direnişlerini hayal ediyor.
Binlerce ağaç dikiliyor sökülenlerin yerine. ‘Sökmek’ kelimesi modası oluyor ODTÜ’ye saldırmaya ağaçlarından başlayan baltacıların. Kestik, katlettik, yok ettik diyemiyor, nazik bir dille söktük diyorlar. Söktük demek yok edilmeleri meşrulaştıracakmış gibi! Fide bunları düşünüp kızıyor onlara, küreği daha bir kuvvetle vuruyor toprağa, toprak göğe yetiştirmeyi hevesle beklediği küçük fideleri kucaklıyor. Sımsıkı sarılıyor onlara, giden çınarları yâd ederek, anımsayarak hepsinin bağrına ilk yatışlarını. Küçük fide gelecekten umutlu, ODTÜ’ye dikiyor gözlerini, uzaklara dalıyor. Az ötede robot adamların kara gölgelerini görüyor.

Yarattıkları suni sisin ardındaki sert, kindar gözlerini seçmeye çalışıyor. Uzun uzun bakıyor onlara, ellerindeki ateş ve duman çıkaran demirleri anlamlandırmaya çalışıyor.

‘Küçük bir fideyim ben, fide dikiyorum toprağa. Elimde yalnız bir kürek var. Silahından çıkan o kapsüllerle mi yakacak yok edeceksin fidelerimi? Yeşil kalsın istiyorum ODTÜ! Daha özgür büyüsün itiyorum fideler. Toprağa sağlam bassınlar, yaşama kenetlensinler istiyorum. Niye giriyorsunuz okulumuza, niye yeşilin, bilimin ortasından geçiyor bir yol?

Yapılanlara anlam aramanın gölgesinde düşünüyor fide, bir yanda yakınlan, bir yanda dikilen fideleri, sonra fısıldıyor fidelere ‘Siz büyüyeceksiniz, toprak yuva, ben bekçi olacağım sizlere. Korkmayın. Büyüyün. Diğerleri gibi sizleri de yaşamdan sökecek baltalılar gelecek elbet. Kastedecekler verimli yapraklarınıza, güzel gövdelerinize. Ama unutmayın size su içereceğim diğerleriyle beraber, güneş görün diye betonları engelleyeceğim. Yeter ki korkmayın, büyüyün siz, serpilin ODTÜ’nün bahçesine.’

Küçük fide son fideyi de toprağa teslim ettikten sonra kendi yuvasını açıyor toprağın göğsünde. Kökünü iyice yaslıyor toprağa, toprak her yanını sarıyor fidenin mutlulukla.. ODTÜ’ye yaklaşıyor üç akrep, görüyor gelenleri fide, sımsıkı sarılıyor toprağa, sisler arasındaki o robot adamlar duman ve ateşten oluşan demirleriyle yaklaşıyorlar. Sonra bir şarkı duyuyor fide, kızlı erkekli çınar gölgeleri, ellerinde yeni fideler ve çiçeklerle geliyorlar.

Fideleri çoğaltmaya, sımsıkı sarılmaya toprağa, alt etmeye kara, çelik robotları, geliyorlar çınarlaşmış fideler, yeni çınarlara güç katmaya. Gülümsüyor fide, derin derin soluyor o güzel havayı, ‘İşte şimdi hazırım’ diyor.’Hem bu daha başlangıç!’

Ceylan Alas / Çekirdek Çocuk






HES inşaatında çalışan çocuğun kolu koptu


Sakarya’nın Geyve ilçesi Kızılkaya köyünde yapımı devam eden HES inşaatında çalışan 16 yaşındaki çocuğun kolu koptu. Olay, dün akşam saat 20.00 sıralarında Kızılkaya köyündeki HES inşaatında meydana geldi. Beton santralinde çalışırken kolunu makineye kaptıran 16 yaşındaki Bahadır Kambur’un kolu omuza yakın bir yerden koparak, hazırlanan beton karışımının içine düştü. Olay yerine gelen 112 ekipleri tarafından kopan koluyla birlikte Sakarya Eğitim ve Araştırma Hastanesi’ne kaldırılan Kambur, burada yapılan ilk müdahalenin ardından 112 ambulansıyla İstanbul’da özel bir hastaneye sevk edildi. Kolu parçalanan Kambur’un kolunun dikilemediği öğrenildi.
3 gün önce işe başlayan talihsiz çocuğun 8 Ocak 2009 yılında da 12 yaşındayken okuduğu Alifuatpaşa Cumhuriyet İlköğretim Okulu’na servisle giderken aracın takla atması sonucu yaralandığı öğrenildi. Olayla ilgili soruşturma sürdürülüyor.

haberler.com

AKP’nin gözü çocuk emeğinde



16 yaşını doldurmuş mesleki ve teknik eğitim mezunlarının, ihtisas ve mesleklerine uygun işlerde çalıştırılmalarının önünü açtı. Çocuk ve Genç İşçilerin Çalıştırılma Usul ve Esasları Hakkında Yönetmelikte Değişiklik Yapılmasına Dair Yönetmelik Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girdi. Yeni yönetmeliğe göre; 16 yaşını doldurmuş, mesleki ve teknik eğitim okulu mezunu genç işçilerin çalıştırılabileceği alanlar genişletildi. Bu alanlar arasında ağır ve tehlikeli işler de var.
4+4+4’lük sömürü
AKP çocuk emeği sömürüsünü derinleştirecek adımlar atmaya devam ediyor. 4+4+4 sistemi ile mesleki ve teknik okullara başlama dolayısıyla mezun olma yaşı düşürüldü. Aynı sistemle genel liselerin ortadan kaldırılması ile Anadolu liselerine giremeyen çocuklar zorla meslek liselerine yönlendirildi.
AKP çıkardığı torba yasada meslek lisesi öğrencilerinin staj yaparlarken aldıkları ücreti, brüt değil, net asgari ücret üzerinden almalarını sağladı ve on personeli olan bir işletmenin stajer sınırını kaldırdı.
Çocuk işçilerin kanı AKP’nin elinde
13 yaşındaki çocuk işçi Ahmet Yıldız 14 Mart 2013 tarihinde Adana’da haftalığı 100 TL’ye çalıştığı fabrikada kafası pres makinesine sıkışarak yaşamını kaybetmişti. 2012’de ise 38 cocuk işçi yaşamını kaybetti.
DİSK-AR 2013 yılında Türkiye İstatistik Kurumu Çocuk İşçiliği İstatistikleri 1994, 1999, 2007, 2012 ve Uluslararası Çalışma Örgütü ILO 2000-2004 ve 2004-2008 eğilim araştırması sonuçlarını ve SGK 2006-2012 istatistiklerini kullanarak Çocuk İşçilik raporu yayımlamıştı. Rapora göre dünya genelinde azalma eğiliminde olan çocuk işçiliği Türkiye’de kriz sürecinde tekrar canlandı. Rapora göre 1999-2006 yılları arasında istihdam edilen çocuk sayısı 2 milyon 270 binden, 890 bin düzeyine düştü. 2006-2012 yılları ise çocuk işçiliğinde azalma eğiliminin durduğu ve özellikle tarım kesimindeki artış ile birlikte çocuk işçi sayısının tekrar arttığı bir dönem oldu. 2012 yılında çocuk işçi sayısı 893 bine ulaştı.
Ev işlerinde milyonlarca çocuk çalışıyor
Ev işlerinde çalışan çocukların sayısı 1999 yılında 4 milyon 447 bin iken, 2006 yılında bu sayı 6 milyon 540 bine ulaştı. 2012 yılı için ise bu rakam yaklaşık 1 milyon kişi artarak 7 milyon 503 bine yükseldi. Böylelikle 5-17 yaş arası toplam çalışan çocukların (istihdama katılan ve ev içinde çalışan) sayısı 8 milyon 397 bine ulaştı. Toplamda çalışan çocukların tüm çocuklara oranı 1999’dan 2012’ye yüzde 41’den yüzde 56’ya çıktı. Raporda 4+4+4 sistemi ile ilişkilendirilen okula devam ederken çalışan çocukların sayısı, 2006-2012 yılları arasında yüzde 64 oranında artarak, 272 binden 445 bine yükseldi. Okuyan çocukların 2006 yılında yüzde 2’si ekonomik bir faaliyette çalışırken 2012 yılında bu oran yüzde 3’e ulaştı. Bu çocuklar arasında ev işlerinde çalışanların oranı da yüzde 43’den yüzde 50 seviyesine yükseldi. Okula devam etmeyen çocukların sayısı 2 milyon 314 binden, 1 milyon 297 bine gerilerken, okula gitmeyen çocuklar arasında ekonomik faaliyetlerde çalışanların oranı yüzde 27’den yüzde 35’e yükseldi. Çocuk işçiliğindeki artış SGK istatistiklerine de yansıyor. 2006 yılı SGK İstatistiklerinde zorunlu sigorta kapsamında ücretli olarak çalışan çocukların (14-17 yaş) sayısı 14 bin 161 iken, 2012 yılında 62 bin 925’e yükseldi. Çırakların sayısı ise aynı dönemde 158 binden 322 bine çıktı.
Raporda “Türkiye’yi Avrupa’nın Çin’i, doğu illerini ise Türkiye’nin Çin’i yapma çabası, çocuk işçiliği açısından, çıraklık, stajyerlik gibi uygulamalar ile kuralsızlık, esneklik ve güvencesizlik ekseninde ağır sonuçlar yaratacaktır. İş kazalarında Çin ile rekabet eden Türkiye, şimdi de çocuk işçiliğinde Asya tipi bir modeli benimsemiş görünüyor.” dendi.  DİSK raporunda “Çocuk işçiliği, yoksulluk ve güvencesizlik zemininde yükselen istihdam stratejilerinin yapısal olarak ürettiği bir sonuç olarak görülmelidir. Dolayısıyla çocuk işçiliği ile mücadele bu strateji ile mücadeleden geçmektedir” denilmişti.
Sendika.Org

Çocuk İstismarı Film Oldu


Lucas hem yetişkinler hem de çocuklar tarafında çok sevilen hani o “insana iyi gelen” dediğimiz insanlardan biridir. Eşinden yeni ayrılmış, 15 yaşındaki oğlunun velayetini almaya çalışan, 42 yaşındaki anaokulu öğretmeninin, çocukluğundan beri yaşadığı küçük kasabada mutlu bir sosyal hayatı vardır.

Çocukların, özellikle kendi çocuklarının yalan söylemeyeceğine inanan kasaba halkını,  Klara'nın ebeveynlerine gerçek olmayan şeyleri söylediğini itiraf etmesine, hatta mahkemenin Lucas'ın suçsuzluğuna kanaat getirmesinden sonra bile bu senaryoyu bozması kolay olmayacaktır.Bir Noel öncesi en yakın arkadaşının kızı olan öğrencisi Klara'nın anaokulu öğretmenine Lucas'ın cinsel organını gördüğünü söylemesiyle başlayan olaylar Lucas'ın tüm kasabada lanetlenmesine sebep olacak, sadece oğlu ve tek bir arkadaşı ona inanacaktır. Daha önce hiçbir kötü yanı bilinmeyen Lucas'ın kasaba halkı tarafından çocuk tacizcisi olduğuna inanılmasına, küçük çocukların kesinlikle yalan söyleyemeyeceklerine inanan hassas anaokulu müdürü Grethe'nin biraz gerekli prosedürü biraz da hislerini takip etmesi sebep olur.
Aile olgusuna da gönderme yapan filmde, kalabalık ve huzurlu bir ailesi olan yakın dost Bruun, Lucas'nın masum olduğundan şüphe etmezken, diğer yakınları Lucas'ın pedofil olduğuna hemen inanır. Brumm belki de bu yüzden kasabanın dışında oturmaktadır.

Az bütçeyle de iyi film yapılır

Tempolu aksiyon sahneleri olmasa da arada başa gelen bir oyun topu ya da ateş alan av tüfeği gibi efektlerle seyirciye bir an bile göz kırptırmayan film, vermek istediği duyguyu seyirciye geçirebiliyor. Seyredenin kendine "Lucas'ın yerinde olsam ne yapardım? Ya, Klara'nın babası?" sorusunu sormadan çıkamayacağı film, az bütçeyle de iyi film yapılacağının en güzel örneği.
Film 1992 yılında Norveç'in Bjugn şehrinde yaşanan ve İskandinav ülkelerinde "Bjugn Davası" olarak bilinen hikayeyle büyük benzerlikler taşıyor.
Yönetmen aslında, hangi kültürden olursa olsun, içinde biriktirdiği nefreti kusacak bir "günah keçisi" bulmanın sevinciyle mantıktan çok duygularına göre hareket eden ve kendi fantezileriyle durumu daha da dramatikleştiren tüm insanlara ithaf ediyor filmi.

İsmi "Av" olsaydı

Filmin orijinal adı Av (Jagten) ama Türkiye sinemalarında "Onur Savaşı" olarak gösterimde. Filmi gereksiz yere romantize eden ve ana temasını basitleştiren bu isim, bu kadar derin bir filme pek yakışmamış. Filmin adı "Av" olarak kalsa daha anlamlı olurdu, çünkü filmdeki avlanma sahnelerinin de görüyoruz ki doğasında vahşi ve ikiyüzlü olan insanoğlunun, ormanın en güzel yaratıklarından biri olan ceylanlara ateş ederken yaşadığı duygular, aslında egosu yüksek, güzel olanı kolayca mahvetmeye meraklı kasaba insanlarının Lucas'a gösterdiği yaklaşımın aynısıdır.
Bana sorarsanız Onur Savaşı (Av) bu yılın en iyi fillerinden biri ve başrol oyucusu da Mads Mikkelsen son zamanların en yetenekli aktörü.

Deniz Alan Held / bianet