Site içi arama

Milli Eğitim Müdürlüğü önüne, tacizciden hesap sormaya


KESK’li kadınlar tüm kadınları “tacize sessiz kalmamak, tacizci milli eğitim müdürünü koltuğunda tutanlardan hesap sormak” için tüm kadınları 25 Kasım Kadına Yönelik Şiddetle Mücadele Günü’nde eyleme çağırıyor. Kadınlar yarın saat 15.30’da İstanbul İl Milli Eğitim Müdürlüğü önünde buluşacak.  

Eğitim-Sen üyesi kadınlara yönelik taciz suçlaması ile yargılanıp suçlu bulunan ve toplamda 8 yıl 1 ay 15 gün ceza alan Fatih İlçe Milli Eğitim Müdürü Şeref Çalışır, 50 bin liralık kefaleti ödeyip serbest kalmış, geçtiğimiz hafta salı günü görülen davanın ardından çarşamba günü makam koltuğuna yeniden oturmuştu. Tepkiler üzerine Çalışır yıllık izne ayrılmıştı. Tacizci Şeref Çalışır’ın göreve yeniden başlamasına gerekçe olarak “idari bir ceza almadığını ve henüz yargıtay onayı gerçekleşmediği için suçlu olmadığı” söylenmişti.
KESK’li kadınlar yaptıkları açıklamada “Görevinin başına dönen  Şeref Çalışır’ın İlçe Milli Eğitim Müdürü olarak o koltukta bir dakika bile oturmaya hakkı yoktur” diyerek  gerekçeli kararın ellerine ulaşmadığı bahanesi ile Şeref Çalışır’ın görevine iadesine karar veren İl Milli Eğitim Müdürü Muammer Yıldız’ın taciz suçunu akladığını ve suça ortak olduğunu duyurdular.
KESK’li kadınlar bu davanın peşini bırakmayacaklarını dile getirerek  25 Kasım kadına yönelik şiddetle mücadele gününde “Tacize sessiz kalmamak, isyan etmek ve Çalışır’ı görevine iade eden İl Milli Eğitim Müdüründen hesap sormak için” tüm kadınları  saat 15.30′da İstanbul İl Milli eğitim Müdürlüğü önüne çağırıyorlar.
 Sendika.Org

Çocuk hakları ve çocuk istismarı açısından sporda altyapı eğitimi


20 Kasım, “Dünya Çocuk Hakları” günü vesilesi ile bir ilişkilendirmeden (sentezden) yola çıkarak altyapı eğitim süreçlerini çocuk hakları ve çocuk istismarı açısından analiz etmekte yarar vardır.
Buradan yola çıkarak bir nebze de olsa spor altyapı eğitim süreçlerinin daha hümanist ve daha pedagojik olması ihtiyacı  ve gereği ortay koyulmuş olacaktır.
Kapitalizm ve onun son aşaması küresel finans kapital, her alanda olduğu gibi spor alanında da etkilerini göstermiş, sporu endüstriyel hale getirerek onu tüketilen eğlence metasına dönüştürmüştür. Bununla da kalmayarak endüstriyel sporun modern gladyatörleri olarak tanımlanabilecek yaldızlanmış ve iyi pazarlanmış sporcular üretmek, pazarlamak sonra yeniden üretmek ve yeniden pazarlamak adına bir sistem kurmuştur.
Bu sistemin yeni yapılarından birisi de yeni modern gladyatörlerin yetişmesini sağlayacak olan “altyapı ve altyapı eğitimi”  kurumlarıdır.
Spor altyapıları her türlü acımasızlığın olabildiği, doğası gerektiği çocukların birbirleri ile rekabet etmek zorunda kaldıkları, yetenekli olmasına karşın “istenilen ölçülere”  uymadıkları yine elendikleri ve refüze edildikleri ve her olumsuzluğa karşın ayakta kalabilenlerin yetişmiş olduğu ve piyasaya sürüldüğü  sözüm ona spor eğitim kurumlarıdır. Bu eğitim kurumları  genel olarak “yetenekli olmak ve kazanmayı bilmek” üzerine inşa edilmiş bir yaklaşım ile yürütülmektedir. Formal ve informal eğitim anlayışının hüküm sürdüğü bu kurumlar spor kulüpleri örgütlenmesi içinde yer alan “altyapı” kavramı ile ifadelendiren yapılanmalardır.
Türkiye’de son zamanlarda oldukça kendisinden söz ettiren sporda “altyapı” ve “altyapı eğitimi” henüz tam olarak kurumsallaşmamış, biraz üstün körü, biraz usta çırak ilişkisi ve biraz da Avrupa’yı taklit ederek yürütülmeye çalışılan yapılaşmalardır.
Buradan hareketle çocuk haklarından ve çocuk istismarından yola çıkarak spordaki altyapı eğitim kurumlarını ve özellikle de bu kurumlardaki eğitim yaklaşım ve uygulamalarını daha nesnel olarak değerlendirmek mümkündür.
Dünya Çocuk Hakları Sözleşmesinin dört temel ilkesi şöyledir;
1. Ayrım gözetmeme
2. Çocuğun yüksek yararı
3. Yaşama ve gelişme hakkı
4. Katılım hakkı.
Türkiye’de genelde tüm spor branşlarında özellikle de hem popüler olması ve hem de yoğun ilgi gösterilmesi bakımından futboldaki altyapı eğitimine, çocuk hakları sözleşmesinin temel ilkeleri açısından bakıldığında ortaya çıkan fotoğraf şudur;
1. Altyapı eğitim süreçlerinde yer alan çocuklar arasında sistematik değil ama kişisel olarak bir ayrım yapıldığını  ve halen yapılmakta olduğunu söylemek mümkündür. Hatta birçok çocuğun birçok nedenden dolayı altyapı süreçlerinde spordan ve özellikle futboldan uzaklaştığı herkesin bilgisi dâhilindedir. Ayrım meselesi genelde etnik, dini ve ırka dayalı olumsuz uygulamalar için kullanılır. Bu anlamda ülkemizde bir ayrımdan söz etmek olası değildir. Buna karşın altyapı süreçlerinde yer alan çocuklar kişisel nedenlerden dolayı, beşeri ilişkilerden dolayı ve çok daha önemlisi referansa dayalı olarak dışlanabilmekteler ya da bir başkasına tercih edilebilmektedirler.
2. Altyapı eğitim dönemlerinde kulüpler ölçeğinde “çocukların yüksek yararı” asla düşünülmemekte, ilkesel olarak hiçbir kulüp ve kurum çocukları önceleyen bir eğitim ve örgütlenme yaklaşımı  içinde olmamaktadır. Çocuğun yüksek yararı, çocuğun kendisi için, geleceği ve sağlığı için spor ve futbol gelişimini sürdürmesi anlamına gelir ki; altyapı örgütlenmemizde ve işleyişimizde böylesine bir hassasiyet ve davranış standardı  söz konusu değildir.
3. Yaşama ve gelişme hakkı ilkesi açısından altyapı  eğitim kurumlarımızın çocukların ilgi, ihtiyaç ve pedagojik koşullara dayalı bir eğitim modellemesi içinde olduğunu söylemek oldukça zor. Deneysel ve tesadüfü yaşantılardan yola çıkarak sürdürülen altyapı eğitim uygulamaları çoğu zaman çocukların yaşama haklarına müdahaleye varan sonuçlar doğurmaktadır. Erken ölümler, sakatlıklar, sürantrene olma, erken ama eksik gelişme gibi vakalar yaşanılırlığı sık ve çok olan durumlardır.
4. Genelde spor ve özelde de futbol altyapı eğitimlerine katılımın yöresel ve bölgesel olarak yüksek düzeyde bir fırsat eşitsizliği görüntüsüne sahip olan Türkiye, katılım konusunda yeniden reorganize olmak zorundadır. Yatırımların bölgesel ve yöresel olarak doğru ve planlı yapılmamış olması, çeşitli toplumsal sınıflara eşit ölçüde ulaşılamamış olunması ve altyapı eğitim modellerinin bir ülke politikası olarak belirlenmemiş oluşu çok sayıda çocuğun altyapı eğitimi süreçlerine katılım sorunlarını gündeme getirmektedir. Tamamen eliminasyon sistemi üzerine inşa edilmiş bir kurum nasıl olur da eğitim kurumu olabilir? Bunun için altyapı eğitim kurumları katılımın ve geliştirmenin esas alındığı bir yapı olmalıdır.
Bunların yanı sıra birde “çocuk hakları sözleşmesi”  ne tamamen aykırı olan “çocuk istismarı” sorunu vardır ki; bu konuda birçok yasal düzenleme zaten söz konusudur.
Ama bunun yanı sıra hukuki olarak suç olmayan, insani ve eğitsel boyuttaki  yanlışların sonucu “suç” olarak nitelendirilebilecek bazı durumlar da söz konusudur.
Genelde sporda özelde futbol altyapı eğitim süreçlerinde eğitim pedagojisi ve hümanist felsefi yaklaşımlar açısından bakıldığında, yanlışların yol açtığı “suç olmayan çocuk istismarlarından” söz etmek mümkündür.
Öncelikle çocuk istismar türlerine bakıldığında bunların;
1. Fiziksel istismar
2. Cinsel istismar
3. Duygusal istismar
4. Bilerek zarar verme
fiillerinden oluştuğu görülür. Bu fiiller yasalar ile suç sayılan, hukuki yaptırımları olan ve cezai uygulamalara yol açan fiillerdir.
Ancak söz konusu bu fiillerden bazıları her hangi bir art niyet olmaksızın ve farklı boyutlarda uygulandığında suç  olmaktan çıkmaktadır.
“Suç olmayan bir şey istismar değildir” diyemeyeceğimize göre; bu gibi durumlarda, “yanlış uygulamalardan kaynaklanan istismar” demek doğru olacaktır.
Çünkü; İnsancıl(hümanist) ve pedagojik olmayan her şey aynı zamanda bir istismardır.
Bu bakış açısı ile Türkiye’deki atletizm, jimnastik, futbol başta olmak üzere altyapı eğitim süreçlerine baktığımızda, özellikle suç olmayan iki istismarın çok yaşandığını görmekteyiz.
1. Fiziksel istismar; Çocukların gelişim seviyelerinin çok üzerinde çalışmalara tabi tutulduklarını gözlemlemek olasıdır. Hatta çoğu çocuğun müsabakalara hazırlanmak için kondisyon çalışmalarına alınarak “antrene” edildikleri herkesin malumudur. Birçok çocukta büyüme ve gelişme ile ilgili işlev bozukluklarına yol açan bu ve benzeri uygulamalar “fiziksel şiddetin” tam olarak bir yansıması olarak değerlendirilmelidir. Dolayısı ile bu tür yaklaşımları “fiziksel istismar” olarak değerlendirmek gerekir.
Çocuklardan büyük insanlarmış gibi performans beklentisi içinde olmak ve amaçla gerçekleştirilen her türlü eğitim yaklaşımı ilgili yasalar açısından suç olmayan ama “legal bir istismar” durumunun varlığı olarak tartışmasız bir olgu olarak önümüzde durmaktadır.
2. Duygusal istismar ise, futbol altyapı eğitimi başta olmak üzere çok sık yaşanılan istismar türlerindendir. Altyapı eğitimcilerinin çocuk gelişimi ve eğitimi psikolojisi ile ilgili bir formasyona sahip olmamaları, olsalar dahi bunu yaşam pratiği ile ilişkilendirememiş olmaları, bunun ötesinde altyapı eğitimcilerinin altyapı eğitim sürecini basamak olarak görüyor olmaları onların yarışmaya dayalı performans odaklı davranışları istekli,ilgili ve yetenekli birçok çocuğu duygusal yıkıma sevk etmektedir.
Azarlama, hakaret etme, küçümseme, tehdit etme, suçlama, çocuğa küsme, yokmuş gibi davranma, çocukla alay etme gibi davranışlar duygusal istismardır ve çocuk hakları ihlali olarak değerlendirilmelidir.
Sonuç ve öneri
Küresel kapitalizm ve onun tüketim ilişkilerinin dayattığı  bir olgu olan endüstriyel sporun yansımalarını reddetmek ve kendi spor ve spor eğitimi seçeneğini ortaya koymak elbette daha önemlidir.
Bunun spordaki yaklaşımı “herkes için spor”, kaybedenin değersizleşmediği ve değersizleştirilmediği profesyonellik, katılımcı  eşitlikçi bir spor modeli ve bunların ulusal ve uluslar arası  düzlemdeki uygulamalarıdır.
Ancak ne var ki; yaşanılmakta olan sürece “şimdilik karşı durulamayacağından” hareketle, bu sürecin çocukları öğütmesine ve değersizleştirmesine izin vermemek adına reformist seçenekler oluşturmak zorunluluğu da unutulmamalıdır. Sistemin içinde, iç tutarlılık kuramından yola çıkarak, endüstriyel sporun üretim tarlaları olan altyapı ve altyapı eğitimlerini daha insancıl ve daha pedagojik kılma adına ortaya bazı şeyler koyulabilir.
Bunun için söz konusu acımasız altyapı eğitim sistemini, çocukları daha az eleyen, onların ihtiyaçlarına daha fazla cevap veren ve daha da önemlisi çocukların gelişim özelliklerini dikkate alan bir yapıya dönük mücadeleden asla vazgeçilmemelidir.
İsmail Topkaya / ÇOMÜ Eğitim Fakültesi, İlköğretim Bölümü 
sendika.org

Uğur Kaymaz’ dan bize kalan vicdan yükü…


Anmalar vardır yas günleri kaybedilenin ardından gerçekleştirdiğiniz çeşitli şeyler…
Bir yakınınızın ölüm yıl dönümüyse onunla geçirmiş olduğunuz anları hatırlarsınız
sesini anımsamaya çalışır, belleğinizde kalan izlere ulaşmaya çalışır,
onu en son gördüğünüzde üzerinde ne vardıya kadar gidersiniz.
Sevdiğiniz bir şairse ölmüş olan o gün onun şiirlerini daha çok okursunuz, yakınınızdakilerle
paylaşır, onu şiirli bir anımsama gününe çevirebilirsiniz, onun sevdiği bir içkiyle
mesela Orhan Veli’yi oturup küçük rakıyla anar acımtırak bir anma günü gerçekleştirebilirsiniz…
Turgut Uyar ise anma gününün sahibi onun için bir kere daha göğe bakarsınız belki…
En sevdiğiniz yazarın ölüm günüyse mesela en sevdiğiniz kitabından en sevdiğiniz bölümleri
tekrar okursunuz, ondan öğrendiklerini anımsar onu anmayı mutlu bir boyuta bile taşıyabilirsiniz.
Sevdiğiniz bir müzisyense anması olan o gün onun şarkısını, türküsünü daha bir duygulu dinlersiniz,
söyleyip ağlayabilir, o şarkının sizde bıraktığı izlerle hüzünlü bir anma gerçekleştirebilirsiniz…
Böyledir anmalar duruma göre, duyguya göre değişir size bıraktığı his ama bazı ölüm günleri vardır ki
o günler anma değildir, o günler çoktan her gün vicdanlarınızda taşıdığınız yürek yüklerine dönüşmüştür…
Çünkü o ölüm gününün sahibi bir çocuktur, sadece bu da değildir o çocuk salıncaktan düşüp bir kazayla
ya da amansız bir hastalıkla ölmemiştir. O çocuk on iki yaşında on üç kurşunla devlet tarafından katledilmiştir.
Geriye on üç kurşunun delip geçtiği bir örgü hırka kalmıştır ondan… Bilemezsiniz o çocuk bir gün şiir yazacak mıydı ?
Ünlü bir yazar olup ölüm gününde en sevilen kitabı anılacak mıydı? Türküler, şarkılar söyleyip sizi duygulandıracak mıydı ?
Bilemezsiniz… Size ondan geriye kalan tek şey her gün yüreğinizde taşıdığınız vicdan yükü, size ondan geriye kalan tek şey
kocaman kapkara bakışların sızısı, size ondan kalan tek şey devlet yaparsa katliam yapar gerçekliği… İşte Uğur’ dan bize
kalan şey budur, Uğur ve devletin katlettiği tüm çocuklar bizim vicdan yüklerimizdir ve biz bu yükü ömür boyu taşıyacağız,
bu nedenle acımız hep içsel, gülüşümüz hep ağlamaklı olacak… Ve unutmamamız gereken şu ki bu güzel çocuklar Uğurlar,
Ceylanlar, Behzatlar ve yüzlercesi hiçbir zaman bizden gitmeyecekler, alışmamız gereken bu ölü çocuk bedenleriyle yaşayıp,
onların ardından ölene dek bu sızıyı taşımak ve işte bundan dolayıdır ki hiç te kolay değil bu yükle yaşamak…

Emek Erez / emekerez.wordpress.com

Bu Şanlı Ayaklanmanın En Yakışıklısı Sensin; Uğur Kaymaz


Ölenlerde yeni bir hayat görmek bizim güzelliğimizdir. Öldürülenlerimizde bir hayat, bir hayal saklı kalır. Ölen bir çocuksa ömrümüz hicap duyar, gençliğimiz solar, ekmeğimiz haram olur. Yutkunamayız da nefesimiz ağır gelir.
Çünkü o nefeste ölenlerimizin incelmiş solukları vardır.
Uğur Kaymaz bizim en ince yerimizdir. Bazen sadece bizim, bazen sadece aklına geldiği anda ellerin titrerken senin… İnce yerin, dikişi tutmayan düzenin, yakası kapanmayan gömleğindir. Yüzüne o bakış işlenmiş, bir deq olmuştur.
De ki; Uğur Kaymaz.
Uğur Kaymaz’da ölen şey bu toprakların çok derininde sızı’layan ihtimaldir belki de. Barış’ma ihtimalimiz.
Uğur’u ayağında terlik, üzerinde kazakla, bir yoksul evinin önünde sırtından vurduklarında, bir atlas öylece kasıldı… Babasının yanında öldürülmüş oğullar geçidinde yerini alırken onlar, bizim şu yumruk sıkımı kadar ki kalbimiz, tırnaklarını kendi avuç içlerine geçirerek atmaya devam etti.
Her nabız bir sayıklama olsun! Her nabız Uğur Kaymaz. Her nabız öldürülen kardeşlerimiz için… O nabızlar attıkça katilin; katline ferman, devletine isyan olsun.
Çünkü Uğur bir çocuk değildir. O Kızıltepe’de bir devrimci ruhtur, kök almıştır evvelinden, kök bırakır kurşunlanmış kazağıyla sonrasına… O öldürülmüş Kürt çocuklarının mihmandarıdır, kalbin yetişemediği o yakada…
O, Ceylan’ların, Canan’ların, Enes’lerin, Ahmet’lerin mihmandarıdır.
Bu kafile bir tufana gidiyor aslında… Tufandan gelip tufana giden bir kafileyiz.
Ben Kızıltepe’de o eve gittim. Durdum bahçede, toprağa baktım. Eğildim bir avuç aldım. Ellerim artık el değil, ellerim artık el değildi…
Uğur Kaymaz için adalet arayan, evlerine mahzun fotoğraflarını asan bu büyük kafile, devletin bizi doldurduğu taziye çadırlarını, direniş çadırları yapmasını bilmiştir. Taziye ise hiç bitmez. Çünkü öç alınmamıştır. Öç almadıkça… Çocuklar büyüyebilir.
Çocuklar bir öç ile büyür. Orada işte barış ihtimali yoktur. “Unutmayacağım” diye dudaklarını ısıran genç kadınların içine dolan karaduygu bir ‘barış’ etmeyecektir.
Ederi ömrümüze atılmış büyük kesik, atlasımıza düşülmüş korkunç ibaredir.
Eskişehir’de Uğur’un davasını bizim hesabımızı görmeye dönüştüren devletin linç tezgâhından geçtiğimize göre, artık konuşmak hakkını dökülen dişlerimizle kazanmışızdır.
Uğur Kaymaz ile Sevcan Yavuz’un büyük yoldaşlığı da bunu söyler. Armutlu’dan Kızıltepe’ye kadar artık göç değil öç yolları kurulmuştur.
Uğur.
Biz hayatta kaldık kardeşim.
Senin evinin kapısına gittim. Annen ağladı, biz dinledik.
Sonra geri döndük.
Üç kuruşluk dünya için eğilip bükülen cümle tanış gördük.
Sen mihmandar ol yine… Bu şanlı ayaklanmanın en yakışıklısı sensin…
Kusura bakma.

Evren Barış Yavuz / fraksiyon

Çocuklar, sizden özür diliyorum, bugün Dünya Çocuk Hakları günü.



Bugün Dünya Çocuk Hakları günü.
Sizden özür diliyorum, çocuklar. Biliyorum, özür dilemek ne yaşananları ne de geleceği değiştirir. Elimden geleni yapıyorum aslında, bir sürü insan yapıyor. Yetmiyor. Bir de özür diliyorum.
ceylan onkolBugün Dünya Çocuk Hakları günü.
Bir havan mermisiyle parçalanmadan önce Ceylan’ı tanımıyordum. Yaşadığından haberim bile yoktu. Evet, elbette orada bir köy vardı uzakta ama o köy bizim filan değildi. Kimsenin değildi. Ceylan’ındı. Bir havan mermisiyle parçalandı Ceylan, sonra annesinin eteğine toplandı. Şimdi bütün köyler Ceylan’ın olsa ne olur? Bir şey olacağı yok; Ceylan öldüğüyle, annesi kızını eteğine topladığıyla kaldı. Ben, o günden beridir, Ceylan’ın alnıma saplanmış bakışlarını taşıyorum boynuz gibi.
Bugün Dünya Çocuk Hakları günü.
berkin elvan
Polisin attığı gaz fişeğiyle kafasından vurulmadan önce Berkin’i tanımıyordum. Yaşadığından haberim bile yoktu. Bakkala ekmek almaya gitmek ne demektir bilirim ama. Evinden çıkarsın, cebinde annenin verdiği para olur. Belki o parayı kaybetmemek için sıkı sıkı tutarsın elinde. Kâğıt paraysa avucunun terinden ıslanır, yumuşar. Metal para kayganlaşır biraz. Bakkala gidersin, parayı verir ekmeği alırsın. Eve ekmekle dönerken köşesini yiyiverirsin belki, taze ekmek köşesi kadar lezzetli şey yoktur. Eve varırsın, sofraya oturursun. Anneciğinin yaptığı yemeğe bir güzel banarsın ekmeğini. Yolda yürürken kafandan gaz fişeğiyle vurulmazsın. Vurulup da aylarca hastane yataklarında uyutulmazsın. Kafanı dört kere açmazlar. Ekmek kutsaldır bizde, nimet denir. Bir kuşun gagasından düşürdüğü bir lokma ekmek görürsen hemen yerden alır öpüp başına koyarsın. Kimseyi, tam da ekmeği alnına değdirdiği yerden gaz fişeğiyle vurmazsın. Berkin’i vurdular. Ben, o günden beridir, Berkin’in gülümsemesini Ceylan’a göstermeye çalışıyorum rüyalarımda.
ahmet yildizBugün Dünya Çocuk Hakları günü.
Çalıştığı plastik fabrikasındaki pres makinesine sıkışıp ölmeden önce Ahmet’i tanımıyordum. Yaşadığından haberim bile yoktu. Evet, elbette Türkiye’de bir milyon çocuk işçi olduğunu biliyordum. Ahmet o çocuk işçilerden, emeği sömürülen çocuklardan biriydi işte. Yaşarken bir arada görmüş müydü hiç bilmiyorum ama ölüsüne tam 30 bin lira değer biçtiler Ahmet’in. Haftalığı 100 liraydı. Kanıyla, canıyla çalışarak kaç ayda biriktirirdi 30 bin lirayı? Adaletin kılıcı Ahmet’in tazminatını tam 24 taksite böldü. Bir milyon işçi çocuk, haftalıklarına razı, çalışmaya devam ettiler. Ahmet, preslendi. Ben, o günden beridir, eli yüzü kir pas içinde bir çocuk dolaştırıyorum içimde.
Bugün Dünya Çocuk Hakları günü.
13 yaşındayken, yaşadığı kentte 26 kişinin tecavüzüne uğrayıp bir de neredeyse suçlu bulunmadan önce tanımıyordum N.Ç.’yi. Yaşadığından haberim bile yoktu.
Bugün Dünya Çocuk Hakları günü.
Oyuncak sandığı bir nesne patlayıp da öldürmeden önce Behzat’ı tanımıyordum. Yaşadığından haberim bile yoktu.
Bugün Dünya Çocuk Hakları günü.
Kuveyt’in bir yerinde 8 yaşında evlendirilmesi değil de gerdek gecesi ölmesi haber yapılana kadar Rawan’ı tanımıyordum. Yaşadığından haberim bile yoktu.
Bugün Dünya Çocuk Hakları günü.
Pakistan’da kız çocuklarının eğitim haklarını savunduğu için Taliban tarafından vurulmadan önce Malala’yı tanımıyordum. Yaşadığından haberim bile yoktu.
Bugün Dünya Çocuk Hakları günü.
Dünyanın bir yerinde eline silah tutuşturulup savaştırılan, fabrikalarda köle işçi olarak çalıştırılan, bir yerlerde açlıktan kıvranan, it iti kırıyor diye ülkesinden kaçıp mülteci olan, yetişkinlerin çıkarları için beyni yıkanan, tecavüze uğrayan, organ ticareti ya da töre ya da aşağılık başka bir nedenle katledilen milyonlarca çocuğu tek tek tanımıyorum ama yaşadıklarını, oralarda bir yerlerde olduklarını biliyorum. Oğluma her sarıldığımda, onlara da sarılıyorum.
bir dolap kitap

Tacizci Milli Eğitim Müdürü aramızda



Yanında çalışan 3 kadın memura cinsel istismar suçundan ceza alan tacizci Milli Eğitim Müdürü Şeref Çalışır, önce kefaletle serbest kaldı, ardından görevinin başına geçti

Cinsel istismar suçundan  8 yıl 1 ay 15 gün ceza alan ve hakkında tutuklama ve memurluk haklarından men kararı bulunan Fatih İlçe Milli Eğitim Müdürü Şeref Çalışır, 19 Kasım günü İstanbul Adliye’sinde görülen davasının ardından 50 bin TL olan kefaleti ödeyerek serbest kaldı. Hakkında görevden alınma kararı olmasına rağmen bugün (20 Kasım) Milli Eğitim Müdürlüğü’ne giden Şeref Çalışır, görevinin başına geçti.

Sendika.Org

Özgürce yaşanan tek bir dakikası olmayan çocukların günü

Çocuklarınız sizin çocuklarınız değil.
Onlar hayatın kendine duyduğu hasretin oğulları ve kızları.
Onlar sizinle gelirler ama sizden değil.
Sizinle birlikte olsalar da size ait değil.
Onlara sevginizi verebilirsiniz ama düşüncelerinizi değil,
Çünkü kendi düşünceleri var onların.
Onların bedenlerini barındırabilirsiniz ama ruhlarını değil,
Çünkü ruhları geleceğin evinde yaşar; düşlerinizde bile gidemezsiniz oraya.
Onlar gibi olmaya çabalayabilirsiniz ama onları kendinize benzetmeye çalışmayın.
Çünkü geri geri gitmez yaşam, dün ile oyalanmaz…
HALiL CiBRAN
Başka zamanlarda başka memleketin oğullarına ve kızlarına yazılmış bu dizeleri sayıları 5 milyondan fazla çocuk gelinin, 7 milyona dayanmış çocuk işçinin ülkesinde; toplumun en yaşamsal haklarının gasp edildiği, özgür yaşama olanaklarının iyice kısıtlandığı bir memlekette yaşayan bir yetişkin nasıl okuyorsa öyle okuyun. Cibran bu dizeleri yazarken muhtemelen çocukların haklarının ne bir günü ne de sözleşmesi vardı. Şimdiyse uluslararası belgelerle yüzlerce devlet erkinin imzaladığı bir “çocuk hakları sözleşmesi” var. O yüzden her yıl yüzlerce çocuk; fabrikada, tarlada, merdiven altı tezgâhlarda, organize sanayi bölgelerinde çalışırken yumuyor gözlerini hayata. O yüzden her yıl yüzlerce çocuk; çoğu zaman yakını bir yetişkin tarafından istismara, kötü muameleye maruz kalıyor. O yüzden uyuşturucu çetelerinin, porno sektörünün malzemesi ya da hedef kitlesi oluyor. İşte yine o yüzden çocuk yaşta yeni çocuklar getirmeye başlıyorlar dünyaya; yine hakları uluslararası belgelerle garanti edilmiş olan!
1900′lerin başlarında özelikle Avrupa genelinde yayılan, insanca çalışma koşulları talep eden grevler dalgasına; fabrikaların yakınlarındaki okullarda okuyan ve günün yarısını okulda yarısını fabrikada çalışarak ve dayak yiyerek geçiren çocukların isyanı da ortak olmuştu. “Düş peşime, kapıl sen de, gel bizimle ve hiç düşünme, güven sen bize, biliyorum ben, nereye gidiyoruz, haydi sen de katıl bize” sözleriyle İngiltere’de sokağa dökülen binlerce çocuğun talepleri ve kıta geneline yayılmış büyük grevler dalgası çocuk haklarının görüşüldüğü kongreleri beraberinde getirdi. Yüzyıl ortasına doğru kabul edilen Çocuk Hakları Sözleşmesi’ni Türkiye 1990 yılında imzaladı. Çocuk hakları ihlallerinde zamansal ve mekansal olarak farklılık gösteren artış ya da azalış, tıpkı sözleşmeyi ortaya çıkaran süreçte olduğu gibi bugün de sınıfsal ve toplumsal hak gasplarından ayrı düşünülebilecek bir problem değil. Bugün de neoliberalizmin, emek sömürüsünün yanı sıra emeğin yeniden üretim alanlarını piyasalaştırdığı ve kamusal hakları paralılaştırdığı bu dönemde ‘sınıf’ ve ‘mücadele’ yeni bir çizgide hayat buluyor.
11 yıllık AKP iktidarında, çocukların haklar hanesinden her gün yeni kayıplar yaşadık. Eğitim, sağlık, barınma gibi halkın en yaşamsal alanlarındaki neoliberal dönüşümler ve hak gaspları çıkarılan yasa ve düzenlemeler çocuk haklarını da derinden etkiledi. Kimse aksini iddia edemez ki bu ülke; 4+4+4 ile eğitim hakkı neredeyse yok olan, kentsel rant projeleriyle, göçle evinden edilen, ihmal, istismarı gündelik olaylar gibi yaşayan, iş kazalarında ölen, erken yaşta evlendirilen çocukların ülkesi haline geldi. Bu da yetmezmiş gibi çocuğunu ister çalıştırır, ister kocaya verir, isterse döver, isterse öldürebilir genişliğe sahip bir “kutsal aile” ve çıkardığı tüm yasalarla kendi gerici ideolojisini devam ettirecek ve koruyacak bir nesil yaratma iddiası olan “iktidar”la çocuklar, AKP’nin dinci-gerici ideolojisinin kontrol edileni ve hatta yeniden üreticisi olarak kurgulandı.
Cibran’ın dizelerine dönecek olursak çocukların ruhları geleceğin evlerinde yaşıyorsa ve o gelecek AKP karanlığını yırtacak olansa; çocukların hakları ve çocuklarla birlikte verilecek bir mücadele tam da bugün en çok üzerinde durmamız gereken konulardan biri. Neoliberalizme ve gericiliğe karşı mücadele eden toplumsal muhalefetin tüm güçleri çocuk hakları konusunu muhakkak gündemine almalı ve çocuk hakları için mücadele edenler de bu alanın bütün bir haklar mücadelesinden bağımsız olduğunu unutmamalıdır.
Çekirdek Çocuk

Milli Eğitim Müdürü'ne 'taciz'den 8 yıl hapis!


Yanında çalışan iki kadının tacizle suçladığı Fatih İlçe Milli Eğitim Müdürü Şeref Çalışır cinsel istismar suçundan 8 yıl 1 ay 15 gün hapis cezasına çarptırıldı. Sanığın tutuklanmasına karar veren mahkeme, 50 bin TL kefalet ödemesi durumunda serbest bırakılmasına hükmetti. 

Fatih İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü’nde görevli memurlar J. Y ile Ç.A’yı taciz ettiği iddiasıyla İlçe Milli Eğitim Müdürü Şeref Çalışır hakkındaki davada karar çıktı. İstanbul 50. Asliye Ceza Mahkemesi’nde görülen davaya sanık Şeref Çalışır ile avukatları katıldı. Duruşmaya şikayetçi kadınlardan Ç.A katılırken, J.Y. ise yer almadı. 

SANIK: BAKANLIK OLAYA İKİ KEZ BAKTI 
Duruşmada ek savunma süresi talep etmeyen sanık Şeref Çalışır, “Atılı suçlamayı kabul etmiyorum. Önceki savunmalarımı tekrar ederim. Müştekiler hem benim hem de şube müdürlerimin, cinsel tacizde bulunduğumu belirtmesine rağmen burada sadece ben yargılanmaktayım. Herhangi bir disiplin cezası almadım. Eğer suçum olsaydı Bakanlık müfettişleri bana ceza verirdi. Nitekim bakanlık tarafından olaya iki kez bakıldı ve aklandım. Bu itibarla beraatimi istiyorum" dedi. 

MÜŞTEKİ: SANIĞIN CEZALANDIRILMASINI İSTİYORUM 
Şikayetçi kadınlardan Ç.A. ise, "Ben olay nedeniyle acı çekiyorum. Şikayetçiyim. Sanığın cezalandırılmasını istiyorum" diye konuştu. Mahkeme son sözlerin ardından kararını açıkladı. Mahkeme, sanık Şeref Çalışır’ın mağdur J. Y’e karşı basit cinsel istismar suçunu işlediğinin sabit olduğunu belirterek, Çalışır’ı 3 yıl hapis cezasına çarptırdı. Ancak mahkeme cezayı sanığın geçmişi ve suç sonrası tutum ve davranışlarını göz önünde bulundurarak 2 yıl 6 aya indirdi. 

İKİNCİ TACİZE 5 YIL 7 AY 15 GÜN 
Mahkeme sanık Şeref Çalışır’ı, mağdur Ç. A’ya karşı da basit cinsel istismar suçunu işlediğini belirterek 3 yıl hapis cezasına çarptırdı. Mahkeme cezayı ‘dava konusu eylem birden çok ve değişim zamanlarda gerçekleştirdiği" gerekçesiyle önce 6 yıl 9 aya çıkardı. Ancak cezayı sanığın geçmişi ve suç sonrası tutum ve davranışlarını göz önünde bulundurarak cezayı 5 yıl 7 ay 15 güne indirdi. 

ÖNCE TUTUKLAMA SONRA KEFALET 
Sanığın kamuda görev yapmasını yasaklayan mahkeme, tutuklanmasına karar verdi. Ancak mahkeme, sanığın 50 bin TL kefalet ödemesi durumunda serbest bırakılmasına hükmetti. 
Kararın okunmasının ardından sanık Şeref Çalışır’ın yakınları şikayetçi kadınlara tepki gösterdi. Yakınları, “Allah belanızı versin. Sizin yüzünüzden. Yaktınız" diye bağırdı. İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından hazırlanan iddianamede cinsel saldırıyla suçlanan Şeref Çalışır’ın 21 yıla kadar hapsini istenmişti. 

BASIN AÇIKLAMASI YAPILDI
Öte yandan davanın ardından KESK İstanbul Şubeler Platformu adliye önünde basın açıklaması yaptı. Açıklamada, ‘Kadına yönelik şiddet taciz, baskı ve yıldırma amaçlı yapılan fiziki veya manevi her türlü saldırı hiçbir şekilde kabul edilemez. Bizler kadın arkadaşımızın yanında olmaya devam edeceğiz. Bir kez daha söylüyoruz ki, Şeref Çalışır taciz suçlusudur. Kadın arkadaşımızın tüm mağduriyetleri derhal giderilmelidir" denildi. Açıklamada mağdur kadınların koruma altına alınması talep edildi. 

Serpil Kırserer - Selahattin Günday / dha

Tahir var Ali yok!



İlkokulda yoklama alırdı öğretmen. Herkes orada olduğunun raporunu verirdi. Bugün öldürülen çocuklarımızın yoklamasını tutuyoruz biz anne ve anne aday adayları. 

Başbakanın bir torunu oldu. Adını Ali koydu. Yeni bir can, ilklerini yaşayacak yeni bir çocuk..

Peki, hangi Ali bu Ali? 19 Yaşında dövülerek öldürülen Ali mi? Davası memleketten, memlekete kaçırılan Ali mi? Annesinin yasını bitiremeyen, gözyaşını kurutamayan Ali mi?
Bu Ali, başka Ali! Bu Ali, belki yeni gemicikler edinecek, Türkiye’ye arada bir uğrayacak ana babası gibi! Ülkesine dışarıdan bakacak. Ali’nin aklı kestiği zaman karşılaşabilsem uzun uzun anlatırdım ona.

Sevgili bebek, Sevgili Ali; Bizim, bir Alimiz vardı derdim. Gezi direnişi patlak verdi ülkemizde, bu çocuk özgürlük ve demokrasi için sokaktaydı. Diğerleri gibi gazla falan ölmedi, vurula vurula, kırıla kırıla öldürüldü. Bizler sonradan izledik kamera kayıtlarında. Hepsi Ali’nin iki katı adamlardı, ağabeyleri olurlardı yaşça. Ali’nin adını bir başbakan koymadı. İşçi bir baba, emektar bir ana koydu. Ali bir başbakan, bakan ya da milletvekili çocuğu değildi. Hakkını aramak için sokağa çıkan halktan biriydi. Ve senin deden sevgili çocuk, bu gençlere hep ölümü reva gördü. Öldürülmeleri için emirler verdi.

Bir de Medeni vardı. Büyük şehirlerde insanlar özgürlük ve demokrasi için gezide toplanıyorken, Medeni’de yeni bir kalekol olmaması için, baskısız bir yaşam için sokağa çıkmıştı. Onu da öldürdüler. Biliyor musun küçük Ali, bizim ülkemizde çocuklar hep öldürülür! Ben dilim döndüğünce anlatıyorum, sen bir de dedeciğine sor!

Biliyorum küçük prens Ali ile hiç karşılaşamayacağım. Ona olanların aslını anlatamayacağım. Ama dedesine anlatıyorum. Anlatıyoruz! Taze dede Diyarbakır’da insanlara sahte nutuklar atarken, Medeni’nin annesi tek başına, yüreği elinde hesap soruyor. Oğlunun katillerini istiyor, çocuk katillerinden anne sesi ve heybetiyle hesap soruyor.

Çocuklarımızın katilleri nerede? Ne katil, ne adalet ikisi de ortada yok. Bizler gece karanlığında onları arıyoruz. Bulana kadar da arayacağız. Tıpkı Medeni’nin annesi gibi, bir başına olsak da! Her yerde, her dilde, her anımızda arayacağız.
Berkin Elvan uyuyor. Hepimiz onun uyanmasını bekliyoruz. Ali’ye bakmayan, ölümüne sebep olan doktorları hatırlayarak, gözümüzü o uyurken ona bakanlara dikiyoruz. Çocuklar annelerinin ninnileri, babalarını şefkati ile uykuya dalar. Çocuk dediğin hep böyle uyur. Sizin çocuklarınız böyle uyuyor. Özel korumalar, özel bakıcılar, özel öğretmenlerce büyütülüyor. Bizim çocuklarımız ise; Dövülerek öldürüldü. Havan mermisi ile parçalandı bedenleri. Kimisi çocuk gelin olup, gerdek gecesi can verdi. Kız çocuklarımız tecavüze uğradı, her dava nerdeyse beraat ile sonuçlanıyor. Kimi kurşuna dizildi, kimi iş kazasında öldürüldü. Sizin çocuklarınız puanı az olduğu için Amerika’da okuyor. Bizim çocuklarımız uyduruk liseler, bağnaz imam hatiplere tabii tutuluyor. Sizin çocuklarınız ninnilerini bitirip ergen yaşta firma sahibi oluyor. Bizim çocuklarımızın ise ninnileri daha bitmedi, bitemedi. 

Bizler her gün yoklama tutuyoruz sevgili küçük Ali, her gün haykırıyoruz. Yoklamada her gün birileri eksik çıkıyor. Yoklukları, yokluklarının farkında olanları çoğaltıyor, ama artık onlar yok.

Ali!
Yok!

Medeni!
Yok!

Abdo!
Yok!

Mehmet!
Yok

Ahmet Yıldız!
Yok!

Ceylan!
Yok!

Tahir!
Burada!

Ali!
Yok!


Ceylan Alas / cekirdekcocuk.blogspot.com


"Öteki Türkiye Emek ve Şiddet Raporu": 842 kadın, 45 çocuk, 12 nefret cinayeti!


CHP'nin "Öteki Türkiye Emek ve Şiddet" raporunda, 2013 yılının ilk dokuz ayında 842 kadının öldürüldüğü, 45 çocuk işçinin de iş kazasında hayatını kaybettiği kaydedildi. 2012 yılında en az 12 nefret cinayeti işlendiği belirtilen raporda, LGBT bireylerin linç girişimi, işkence ve kötü muameleye maruz kaldığı kaydedildi.

CHP Genel Başkan Yardımcısı Gürsel Tekin tarafından “Öteki Türkiye Emek ve Şiddet” raporu hazırlandı. Raporda işçi haklarının yanı sıra, kadın , çocuk, gay ve lezbiyen haklarına da yer verildi. Önsözünde Tekin’in, “Amacımız, naylon çadırda yananların, 50 liralık gaz maskesi olmadığı için kuyuda zehirlenenlerin, balık istifi araçlarda kazada ölen mevsimlik işçilerin, devlet şiddetiyle hayatını kaybeden gencecik fidanların, cinayete kurban giden kadınların, cinsel yönelimler ve cinsiyet kimlikleri sebebiyle nefret cinayetlerine kurban gidenlerin ve iktidarın susturduğu halkımızın sesi olmaktır” ifadelerinin yer aldığı raporda dikkat çeken konularda verilen bilgiler şöyle:

MEVSİMLİK İŞÇİLERİN YÜZDE 10'U 5 YAŞ ALTI

Mevsimlik tarım işçileri: Ortalama 4 ay çalışan mevsimlik tarım işçisi sayısının -kayıt dışı çalışanlar ve çocuklar ile birlikte- en az 1 milyonluk bir nüfusu kapsadığı tahmin edilmektedir. 2012 yılında Birleşmiş Millet Nüfus Fonu tarafından Türkiye’de gerçekleştiren çalışma; mevsimlik tarım işçilerinin yaklaşık yüzde 10’unun 5 yaş altında, yüzde 40’ının 14 yaş ve altında, yüzde 2.2’sinin ise 65 yaş ve üzerinde olduğunu göstermektedir. 

Kot işçileri: Kot kumlamaya bağlı slikozis hastalığı dünyada ilk kez 2004’te, Türkiye’de ise 2005’te görülmüştür. Yaklaşık 600 hastaya slikozis teşhisi konmuş ve bu hastalardan -2012 verilerine göre- 50’si hayatını kaybetmiştir. 

445 BİN ÇOCUK İŞÇİ 

Çocuk işçiler: Çalışan çocuk sayısı 6-14 yaş grubunda 292 bin kişi, 15-17 yaş grubunda ise 601 bin kişidir. Çalışan çocukların yüzde 50,2’si okula gitmiyor. Çalışan çocuk sayısı 2006-2012 yılları arasında yüzde 64 oranında artarak, 272 binden 445 bine yükselmiştir. 2012 yılında önlenebilir nedenlerden dolayı 36 çocuk iş kazası kurbanı olmuştur. 2013’ün sadece ilk 9 ayında ise en az 45 çocuk işçi hayatını kaybetmiştir. 

ÇALIŞAN KADINLARIN ÇOĞU GÜVENCESİZ EV İŞÇİSİ 

Kadın istihdamı: Milletvekillerinin 79’u (yüzde 14,2), hükümetteki 26 bakandan 1’i, 2 bin 924 belediye başkanın 26’sı (yüzde 1), 34 bin 210 muhtardan 65’i (yüzde 0,2), 81 valinin 1’i, 103 rektörden 5’i, 185 büyükelçiden 21’i kadın. 26 müsteşar arasında hiç kadın yok. Kadınların çoğu güvencesiz ve kayıtsız olarak çalıştırılan ev işçileridir. 

Kadın cinayetleri: Toplumsal cinsiyete dayalı şiddet Türkiye’de giderek normalleşip olağanlaşmakta; şiddet, tecavüz, cinayet, taciz, sömürü, ücrette eşitsizlik gibi konulara tepkisizlik büyümektedir. Bu nedenle, Türkiye’de kadın cinayetleri son 10 yılda yüzde bin 400 arttı. 2002 yılında öldürülen kadın sayısı 66 iken, 2013’ün sadece ilk dokuz ayında bu rakam 842’ye ulaştı. 


12 NEFRET CİNAYETİ

LGBT bireyler: Sadece 2012 yılında en az 12 nefret cinayeti gerçekleşmiştir. Bunlara ek olarak, LGBT bireyler sayısız linç girişimi işkence ve kötü muameleye maruz kalmaktadır. LGBT’lere yönelik nefret saldırıları ve nefret söylemi arttı. LGBT’lere karşı işlenmiş suçlarda failler ‘haksız tahrik’ ve ‘iyi hal’ indirimlerinden yararlanmayı sürdürdü. Cinsel kimliklerinin ortaya çıkmasından ötürü polis görevlileri, öğretmenler ve banka personelleri işlerinden atıldı. Lise ve üniversite öğrencileri ayrımcılık yaşayarak okuldan ayrılmaya zorlandı. Sağlık Yeteneği Yönetmeliği’nde eşcinsellik ve transeksüellik ‘hastalık’ olarak görülmeye devam etti. Silahlı Kuvvetler Disiplin Yasası’nda eşcinsellik ‘gayri tabii’ olarak tanımlandı. İnternet Yasası, politik ve ahlakî olarak uygun görülmediği gerekçesiyle LGBT sitelerine karşı kullanıldı. 

934 ASKER İNTİHAR ETTİ

Polis şiddeti: Polis teşkilatı, devletin zor kullanma aygıtı olarak özellikle toplumsal olay ve eylemlerde kullandığı şiddet ile gündeme gelmektedir. Bu şiddet kullanımını istisnai olmaktan çıkaran ve sistematik hale getiren sebeplerin bir kısmı amirler tarafından verilen hukuk dışı müdahale emirleri; çalışma saatlerinin uzunluğu ile beslenme ve tuvalet ihtiyaçlarının bilinçli olarak kısıtlanması sonucu doğan anksiyete bozuklukları; eylem yapan kitlenin baştan suçlu kabul edilmesine yönelik teşkilat tarafından hazırlanan algı yönetimi çalışmaları. 

Kışlada şiddet: 2002’den bu yana en az 934 asker intiharının gerçekleşti. Ölümlerinin sebebi ‘intihar’ olarak geçenlerin yanı sıra cinayete kurban giden askerlerin de intihar edenler istatistiklerine dahil edilmesi, asker intiharlarına dair soru işaretlerini artırmaktadır.

radikal