Site içi arama

#AkbilBasmaTurnikedenAtla


Taksim’den metroya parasız binmek isteyen gence güvenlik görevlisinin saldırması ve elindeki metal dedektör ile genci yaralaması üzerine İstanbul Halkevleri Taksim metroda eylem çağrısı yaptı. “Ulaşım haktır, haklarımızı bu yağmacı ve hırsız iktidara, onun belediyelerin tepesinde oturan haramilerine yedirmeyeceğiz”  diyen Halkevciler herkesi yarın saat 15’de Taksim Metro’da buluşmaya çağırıyor. Ankara Halkevleri  saat 15′de Kızılay metro, İzmir Halkevleri aynı saatte Halkapınar Metro’da buluşma çağrısı yapıyor
Bugün saat 18.00 sıralarında Taksim metrosunda mendil satan iki genç, akbilleri olmadığı için metroya parasız binmeye çalışınca metronun özel güvenlikçilerinin saldırısına uğradı.
Özel güvenlik gençlerden birinin kafasına elindeki metal dedektörle vurdu. Adı Aykut Kelek olan gencin kafası yarıldı, bilincini kaybetti, Şişli Etfal Hastanesi’ne kaldırıldı. Kafasına dikiş atılan genç tedavinin ardından taburcu edildi.
Halkevleri yarın saat 15.00′da Taksim Metro’ya eyleme çağırıyor
“Halkın olanı halktan çalamazsınız, halka yasaklayamazsınız” diyen Halkevleri halkın cebinden, emeğinden, yaşamından çalarak kendi ceplerini dolduranların, halka ait belediyelerde soygun düzeni kuranların en temel hakkı olan  ulaşım hakkını kullanan Aykut Kelek’e saldırının sorumlusu olduğunu ifade etti. “Özel güvenlikleriniz, kameralarınız, turnikelerinizle kendi soygun düzeninizi gizleyemezsiniz, haklarımızı elimizden alamazsınız” diyen Halkevleri herkesi haklarına sahip çıkmaya, yarın saat 15.00′da Taksim Metro’da buluşmaya çağırdı.
Ankara ve İzmir’de de eylem çağrısı
Ankara Halkevleri de saat 15′de Kızılay metroda buluşma çağrısı yaptı. İzmir Halkevleri aynı saatte Halkapınar Metro’da buluşma çağrısı yapıyor.
Sendika.Org

Ayakkabı Kutusuyla Yapılabilecek Daha Güzel Dört Şey



Ayakkabı kutusunun alabileceği ama aklımızın alamayacağı miktardaki paralarla, yalanlarla, talanlarla dolu bu hikâyede biz, hep “güzel bir yarın” bırakmak istediğiniz çocuklarınızla birlikte ayakkabı kutusuyla yapabileceğiniz daha güzel dört şey bulduk.

Genç  -yaşlı, öteki- beriki, yüzde 50-60 demeden tüm ülkenin gündemine bomba gibi düşen “Yolsuzluk ve Rüşvet Operasyonu”nun yankıları hâlâ sürüyor.
Bu yankılar sürerken, matematiği iyi olanlara bu çok bilinmeyenli denklemlerle, dilbilgisi iyi olanlara ise öznesi pek gizli bu cümlelerle uğraşmak kalıyor. Tüm bunların yanında başta sosyal medya olmak üzere, üzerinde en çok yazılan-çizilen-gülünen-dehşete düşülen konu “ayakkabı kutusu”  olunca, sokaklar ve banka önleri ayakkabı kutularıyla dolunca, biz “tembel” öğrencilere de  buz dağının görünen yüzündeki bu ayakkabı kutusuna “biraz” takılmak kalıyor…
Ayakkabı kutusunun alabileceği ama aklımızın alamayacağı miktardaki paralarla, yalanlarla, talanlarla dolu bu hikâyede biz de bardağın boş değil, dolu tarafından bakıp, hep “güzel bir yarın” bırakmak istediğiniz çocuklarınızla birlikte ayakkabı kutusuyla yapabileceğiniz daha güzel dört şey bulduk.

Dinozor ayakkabıları


Evinizdeki fazla ayakkabı kutularıyla yapabileceğiniz ilk güzel şey “dinozor ayakkabıları”.
Kutunuzun üzerine sizin veya çocuğunuzun ayağının sığabileceği genişlikte bir bölme açıp, ucuna çeşitli renklerdeki malzemelerle tırnaklar ekleyerek “dinozor ayakkabıları” yapabilirsiniz.  Bunu yaparken de,  “Oyuncak sandığı cisimlerle” oynarken ölen, Roboski’de öldürülen, Van’da soğuktan üşüyen çocukların ayakları da zaten aklınıza gelecektir…

Kutu kalemlik


Evinizdeki tuvalet kâğıdı rulolarını ayakkabı kutusunun içine yerleştirerek yapacağınız bu kalemlik sayesinde hem çocuğunuzu geridönüşüme teşvik edebilir hem de çalışma masasına yeni bir düzen getirebilirsiniz.  Büyük ihtimalle o sırada, bu ülkede işi yazmak olan tutuklu yazarların, katledilen gazetecilerin, sürgün edilen şairlerin hikâyelerinin yer aldığı utanç dolu sayfaları hatırlayacaksınız.

Oyuncak bebek evi


Dilediğiniz malzemelerle içini süsleyip,  duvarlarını çocuğunuza resimletebileceğiniz bu kutudan oyuncak bebek evi, ayakkabı kutusuyla yapabileceğiniz bir başka güzel şey. Çocuğunuzun yaratıcılığını ve hayal gücünü sergileme imkânı da bulacağı bu oyuncak ev yapım sürecinde,  “kentsel dönüşüm” adı altında insanların evinden barkından nasıl edildiğini, doğal alanların ve sit alanlarının nasıl talan edildiğini düşünürken aynı zamanda sizin de hayal gücünüz gelişecektir…

Tiyatro sahnesi


Ayakkabı kutusuyla yapabileceğiniz güzel şeylerin sonuncusu ise küçük bir tiyatro sahnesi.  Farklı malzemeleri kullanarak tasarlayabileceğiniz bu tiyatro sahnesinde sergileyeceğiniz kukla oyunlarıyla ailecek keyifli vakit geçirebilir, aynı zamanda çocuklarınızın el becerisinin gelişmesine katkı sağlayabilirsiniz.
Bu sırada kendi elleriyle neler yapabileceğini gören çocukların “güzel yarınları”nın üzerine, kire ve kana bulanmış elleriyle gaz fişekleri ve plastik mermi yağdıranları bir kez daha hatırlayıp, o çocukların gözlerindeki ışığı yeniden görebilecek olmanın umudunu taşıyabilirsiniz…
Gülçin Kocabuğa / bianet

2013'te 59'u çocuk 1203 işçi yaşamını yitirdi!

 
 
Son günlerde devlet içindeki çatışma büyüdükçe ayakkabı kutularındaki milyonlar, yolsuzluklar, aşırmalar bir bir ortaya saçılıyor... 

Bütün bu gelişmeler üç Bakanın yolsuzluk nedeniyle istifa ettiği; 

Asgari ücret görüşmelerinde yüzde 3 zammı yeterli bulan ve ‘800 TL’ye bal gibi geçinilir’ sözlerini söyleyen Faruk Çelik’in Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı olduğu; 

‘İş kazaları medeniyet göstergesidir’ diyen Nihat Zeybekçi’nin Ekonomi Bakanı olarak göreve geldiği; 

‘Kadın da olsa çocuk da olsa güvenlik görevlilerimiz gereğini yapacaktır’ diyen ve her hak talebine şiddet uygulanması buyuran Recep Tayyip Erdoğan’ın Başbakan olduğu ülkemizde yaşanıyor...

İşte tam da bu noktada yine gizlenmeye çalışılan bir gerçeği haykırmak istiyoruz... 

İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisi olarak yazılı, görsel, dijital basından takip edebildiğimiz ve emek-meslek örgütlerinden gelen bilgiler ışığında tespit edebildiğimiz kadarıyla 2013 yılında (26 Aralık itibarıyla) en az 1203 işçi yaşamını yitirdi…  

İnşaatlar, tarım, taşımacılık, ticaret, maden, metal, kimya ve tekstil sektörleri yangın yeri oldu... 

Yaşamını yitirenlerin 59’u çocuk işçi, 101’i kadın işçi... 

İşte ekonomik büyümeniz, ileri demokrasiniz, yeni Türkiye’niz... İşte para düzeniniz...

Yağmanın, yolsuzluğun, talanın, şiddetin sorumlusu olduğunuz gibi 1203 işçinin yaşamını yitirmesinin de sorumlusu sizsiniz...


Üç bakan yetmez, hükümet istifa...
Yağma, yolsuzluk, talan ve şiddet düzenine karşı sokağa...
Dayanışma, eşitlik, özgürlük ve adalet için sokağa...

İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisi

Felek Encü: ‘Ölene kadar iki elim yakalarında!’


Roboski katliamında ölen 34 candan biri de 13 yaşındaki Erkan Encü idi. O gün annesinin kendisine aldığı bilgisayarın taksidini ödemek için yola çıkmıştı. Karşı çıkan annesine, “ne olur izin ver bu son defa olsun” demişti. Gülümseyerek çıkmıştı kapıdan, bir daha geri dönmemek üzere. “Oğlumun katledildiği gün öldüm” diyen Anne Felek Encü, ANF’ye yaşadığı acılı iki yılı anlattı.

Oğlunun hesabını sormak için çalmadığı kapı kalmayan Felek Encü, F-16’larla katledilen 34 gencin katilleri bulunup cezalandırılmadıkça, kendisi için faillerin başta Başbakan Erdoğan olmak üzere, Genelkurmay Başkanı Necdet Özel ve Cumhurbaşkanı Abdullah Gül olarak kalacağını vurguladı. Barış Meclisi’nin İstanbul’da düzenlediği Roboski anmasının davetlisi olarak İstanbul’a gelen Felek Encü, oğlu Erkan Encü’nün cansız bedeninin karlar üzerinde battaniye sarılmış bir fotoğrafını göstererek, “Bu da oğlumun cansız bedeni” diye ağlayarak ağıt yakıyor. “Acaba başbakanın oğlu karlarda, ayağında lastik ayakkabılarla ekmek aramaya gidiyor muydu?“ diye soran anne Encü, “Ölene kadar iki elim yakalarında” dedi.

O YILBAŞI ŞAPKASINI HİÇ GİYEMEDİ
Tarih 28 Aralık 2011. Henüz 13 yaşındaki Erkan Encü yılbaşı öncesi öğretmeninin yapmasını istediği yılbaşı şapkasını yeni bitirmişti. O yolculuğa çıkmasını istemeyen annesine, “anne izin ver bu son olsun” demişti. Erkan için bu gerçekten de son oldu. F-16‘ların attığı bombalarla küçük bedeni parçalandı. Geride gözü yaşlı bir aile ve yılbaşı için büyük bir hevesle hazırladığı yılbaşı şapkası kaldı. “Ne şapkasını giyebildi, ne de okula götürebildi” diyor anne Felek Encü, göğsüne koyduğu oğlunun fotoğrafını okşayarak…

ANNE BİR 50 TL KAZANAYIM İZİN VER
Erkan, Felek Encü’nün 5 çocuğundan en büyüğüydü. Oğlunu son kez gördüğü o anları acıyla anlatıyor:
“Oğlum yılbaşı için hazırladığı kartondan yılbaşı şapkasını televizyon sehpasına bırakıp yola çıkmadan önce ‘ Anne beni merak etme’ dedi. Zaten hiç gitmezdi, ikinci gidişiydi. Bir bilgisayar istemişti, ona almıştım. Zor geçindiğimiz için onun taksidini kendi ödemek istemişti. Oğlum gitme dedim, ‘anne bu son olacak ne olur izin ver, bir 50 TL kazanayım bilgisayarın taksitini öderim’ dedi. O bilgisayarı bile doyasıya kullanamadı. Öylece gitti yavrum. Ama öyle bir yalvardı ki kıyamadım. Kardı kıştı, o nedenle bırakmak istemiyordum; yoksa asker katledecek diye aklımdan hiç geçmedi. Çünkü oradaki askeriye zaten hepimizi, çocuklarımızı tanıyordu. Akrabalarımızın işe gidip geldiğini biliyorlardı.

BEN ZATEN O GÜN ÖLDÜM …
Akşam oldu. Eşim komşulardaydı. Dışarıya çıktığımda askeri araçlar geçiyordu. Birden tedirgin oldum. Acaba yine sınırı kapatacaklar, çocuklarımız orada mı kalacak diye aklımdan geçirdim. Nereden bilebilirdim ki? Yolda gözcülük yapan akrabalarımızdan bir telefon geldi. F-16’ların kaçakçıları bombaladıklarını söyledi. Bunu duyunca birden beynim durdu. Çığlık çığlığa sınıra gittim. O vahşeti anlatamam. Çok zordu çok. Çocuğumu nasıl sardım, nasıl defnettim onu bir ben bilirim bir de Allah.
Yastaydık. 34 canımız birden yitip gitmişti. Ama bu durum kimsenin keyfini bozmadı. Hiçbir şey olmamış gibi, 34 can katledilmişken ülkenin dört bir yanında yılbaşı kutlamaları yapılıyordu. Ben zaten oğlumun ölüm haberini aldığımda öldüm. Hani derler ya bazen, insanlık bitti! İşte o an insanlığın gerçekten bitmiş olduğunu anladım. Ben zaten oğlum katledildiği gün öldüm. Ancak bu kadarını beklemiyordum. Bunlar gerçekten insan değil. Şeytanda bile böyle bir olay karşısında göz olsa bakar, kulak olsa duyar, dili olsa konuşur, ama bunlar dilsiz, kör ve sağır şeytanlar.”

KATLİAMIN BAŞ SORUMLUSU FAİLLERİ KORUYAN ERDOĞAN’DIR
İki yıldır faillerin bulunması ve cezalandırılması için çalmadıkları kapı kalmadığını hatırlatan acılı anne,
“ama Başbakan Erdoğan failleri öyle kanatlarının altına almış, onlara öyle sıkı sıkı sarılmış ki Türk devletinin gerçekleştirdiği bu katliamdan dolayı vicdanı bile sızlamadı. Ben ne yapmışım demedi” diyor.
“ Katliamın baş sorumlusu Başbakan” diyen Felek Encü sözlerini şöyle sürdürüyor: “Katiller ortaya çıkartılmadığı sürece katilimiz odur. İkinci failimiz ise Genelkurmay Başkanıdır. Üçüncüsü de Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’dür.”
Katliam karşısında sessiz kalan AKP hükümeti içinde yer alan Kürt bakanlara ve milletvekillerine de tepki gösteren Encü, “biri bile çıkıp da ben Roboski için istifa ediyorum demedi” diye konuştu.
‘Kaçakçılık yapıyorlardı’ diyerek katliamı aklamaya çalışanların bugün rüşvet ve yolsuzlukla gündeme geldiklerini de hatırlatarak isyan ediyor:
“Size kaçakçı dediler. Çocuklarımıza bomba yağdırmanın bir sebebi gibi. Peki, bugün kendi çocukları, iş adamları, kendi bakanları, onların oğulları trilyonlara varan hırsızlık yapınca bu suç değil de, iki lokma ekmek için kar kış demeden yollara düşen bizim çocuklarımız mı kaçakçı? Ortada büyük bir yağma, bir hırsızlık var, ama hiç sesleri çıkmıyor. Bir çoğu gözaltına alınıp bırakıldı. Biz hırsızlık nedir bilmeyiz. Bir 50 TL kazanmak, eve getirmek, harçlıklarını çıkartmak için yola koyulan çocuklarımız mı kaçakçı oluyor”

KÜRT GENÇLERİNİN KANI YERDE KALMAYACAK!
Erkan’ın küçük kardeşlerinin sık sık abilerini sayıkladığını, onu çok özlediklerini, sürekli onunla ilgili anılarını anlattıklarını ve her gün, “Anne neden Erkan’ı öldürdüler” diye sorduklarını aktaran Felek Encü, çocuklarının psikolojisinin darmadağın olduğunu söyledi.
“Bize bunu niye yaptılar Kürt olduğumuz için mi?” diye soran acılı anne sözlerini şöyle sürdürdü:
“Bizi rahat bıraksınlar. Biz de insanız ve insanca yaşamak istiyoruz. Artık yeter diyoruz. Onların zulmü altında ezilmek istemiyoruz. Adalet istiyoruz. Bizim Kürt gençlerimizin kanı o kadar ucuz değil. Ölünceye kadar iki elim yakalarında olacak. Ben onlara bunun hesabını sormadan ölmeyeceğim. Ölsem bile çocuklarıma ‘Ben öldüm siz devam edin. Asla abinizin kanını yerde bırakmayın’ diyeceğim.”

Zeynep Kuray / anf

40 günlük Ayaz ölür, bakanlar güler


Ayaz bebek yoksulluktan öldü,  milyonları götürenlerin yüzü kızarmadı


Bakanların, bürokratların evlerinden milyonların  çıktığı günlerde 40 günlük bir bebek, yaşadığı evin camları olmadığı için zattürreden öldü. Konya Ereğli’den Ayaz’ın ölüm haberinin geldiği gün yolsuzluk ve rüşvet soruşturmalarında adı geçen Bakan’lar Pakistan’dan gelen Başbakan’ın yanında gülerek poz veriyordu. Bakan Güler ise oğlunun evinde bulunan paraları “villa satışı” ile açıkladı.

Konya’nın Ereğli İlçesi’nde henüz nüfusa kayıt ettirilmeyen 40 günlük Ayaz bebek, camları olmayan evlerinde zatürreden yaşamını yitirdi.

Taşbaşı Mahallesi Elmacı Sokak’taki 2 katlı kerpiç evde eşi askerde olan 2 çocuk annesi Maviş Eşme, gece saat 03.30 sıralarında bebeği Ayaz’ı emzirmek için uyandı. Maviş Eşme, oğlunu yatağında hareketsiz halde buldu. Adli Tıp bebeğin zattüreden öldüğünü ifade etti. Maviş Eşme’nin çocuklarıyla kaldığı odanın pencere camlarının bir bölümü kırık olduğu için naylonla örttüğü, ailenin akrabaların yardımıyla geçimini sağladığı belirtildi.

Maviş Eşme’nin üvey ablası Necla Genç, yeğeni Ayaz’ın soğuktan üşüdüğü için öldüğünü söyledi. Geçimini kağıt toplayarak sağlayan Genç, “Kız kardeşimin eşi askerde. Bizlerin yardımıyla geçimini sağlıyor. Devletten her hangi bir yardım almıyor. Çevreden odun bulursa onları getirip, sobada yakarak iki çocuğunu ısıtmaya çalışıyor. Battaniyeye sarılı olmasına rağmen evin camlarını bazıları kırık olduğu için Ayaz üşümüş. Tabii annesi ve biz de bunu fark edemedik” dedi.Aile devletten herhangi bir destek almadıklarını söyledi.

 Sendika.Org

OLA ile Onbeş Dakika: Çocuk İstismarı Güvenlik Aktiviteleri


"Onlineanne-Çocuklar için teknoloji rehberi" sitesi çocuk ihmal ve istismarına dair ailelerin rahatlıkla kullanabileceği bir aktivite kitabı hazırladı.

Aktivite kitabının yaratıcıları amaçlarını şu şekilde özetliyor: "biz onlineanne olarak kendi imkanlarımızla çocuklar ve ebeveynler için çocuk istismarı hakkında çocuklarımıza öğretmemiz gerekenleri içeren Türkçe bilgilendirici bir aktivite kitabı hazırladık. Onlineanne olarak hazırladığımız bu kitapçığın amacı, Türkiye’de büyük eksikliği bulunan bir alanda, bütçesi olan, geniş kapsamlı, devlet destekli, kurumsal bir proje ile somut adımlar atılana kadar, bize gelen taleplere toplu bir acil çözüm olarak, ebeveynlerin kendi çocukları için kullanabilecekleri bilgilendirici bir Türkçe kaynak yaratmaktır. Kullandığımız referansları kitapçığın en arkasında bulabilirsiniz."

Aşağıdaki linkten aktivite kitabına ulaşılabilir.
http://www.onlineanne.com/wp-content/uploads/2013/12/activitybook131207melpin-son.pdf

Diyarbakır'da seri cinsel istismarcı öğretmen görevde!

Diyarbakır'da 9 çocuk Fen bilgisi öğretmeni D.T'nin tacizine uğradığını rehber öğretmenlerine anlattı. Rehber öğretmen ve aileler, Ekin Ceren Kadın Merkezi'ne başvurarak yardım istedi. Görevden geçici olarak uzaklaştırılan ve savcılık tarafından hakkında idari soruşturma başlatılan tacizci D.T, "Çocukların beyanı yeterli görülmeyerek" yeniden görevine döndü. Kadın örgütleri 23 Aralık'ta Diyarbakır 8. Asliye Ceza Mahkemesi'nde görülecek davaya çağrı yaptı.

Diyarbakır'ın Yenişehir ilçesine bağlı Seyrantepe semtinde bulunan Şehit Başkomiser Fatih Özdil İlköğretim Okulu'nda, kız öğrencilerine okulun Fen Bilgisi öğretmeni yapan D.T. tarafından cinsel tacizde bulunulduğu iddia edildi. Olay, çocukların okulun rehber öğretmeni ile yaptıkları görüşmede, durumu öğretmenlerine aktarması üzerine açığa çıktı. Geçtiğimiz Haziran ayında rehber öğretmeninin, konuyla ilgili olarak Cumhuriyet Başsavcılığı'na bağlı Çocuk İzleme Merkezi'ne durumu aktarması üzerine olay adli mercilere taşındı. Cinsel tacize ilişkin DiyarbakırCumhuriyet Savcılığı tarafından soruşturma başlatıldığı ve soruşturma kapsamında 9 çocuğun ifadelerine başvurulduğu belirtildi.

9 çocuk tacizi anlattı 

Mağdur sıfatı ile ifade veren 9 çocuktan 3'nün D.T'nin bizzat kendilerine cinsel tacizde bulunduğunu belirttiği kaydedildi. Diğer çocukların ise kendilerinin değil; ancak diğer arkadaşlarının D.T'nin tacizine maruz kaldığını anlattıkları öğrenildi. Okulun rehber öğretmenleri olaya ilişkin hukuki destek almak amacıyla geçtiğimiz Eylül ayında Ekin Ceren Kadın Merkezi'ne başvuruda bulundu. Davanın açılması ve ailelere duruşmaya çağrı kâğıdının gönderilmesi ile birlikte ailelerin ve rehber öğretmenlerin Ekin Ceren Kadın Merkezi 'ne başvurarak, hukuki destek talebinde bulundukları öğrenildi.

'Başvuru üzerine harekete geçtik'

Ekin Ceren Kadın Merkezi Avukatı Elif Tirenç İpek Ulaş, kendilerine Eylül ayı içerisinde gelen başvuru üzerine harekete geçtiklerini dile getirdi. İpek Ulaş, uzun süre devam eden olayda, okul öğrencisi kız çocuklarının birbirilerini D.T'ye karşı dikkatli olmaları yönünde uyardıkları ve kendilerine diğer öğretmenlerinden farklı yaklaştığını anlattıklarının aktarıldığını belirterek, dosya sanığı D.T'nin ise savcılıkta verdiği ifadede, "Bazen dersleri uygulamalı olarak anlatıyorum. Bu sırada yaşanan bazı olaylar kız çocukları tarafından yanlış anlaşılmış olabilir. Aynı okulda kendi oğlumda var. 21 yıllık öğretmenim. Suçlamaları kabul etmiyorum" beyanında bulunduğunu aktardı. İpek Ulaş, bunun üzerine D.T'nin tutuklama istemi ile nöbetçi mahkemeye sevk edildiğini; ancak nöbetçi mahkeme tarafından "Dosyada çocukların beyanından başka somut delil olmadığı" gerekçesi ile serbest bırakıldığını ifade etti. Çocuk İzleme Merkezi'nde çocukların ifadelerinin alındığında, merkez tarafından çocukların ruh sağlıklarının bozulmadığı ve kişilik gelişim düzeylerinde bir anormalliğin olmadığı raporunun çıkarıldığını belirten İpek Ulaş, "Bu raporlara göre çocukların hepsinin kişilik ve ruhsal gelişimi yaşlarıyla uyumludur ve ifade verirken tüm tutum ve davranışlarından doğru beyanlarda bulundukları anlaşılmıştır" dedi.

'D.T. başka okulda yeniden işe başladı'

Olayın adli mercilerce soruşturulmaya başlamasıyla birlikte istismarcı öğretmen hakkında ayrıca idari soruşturma başlatıldığını ve öğretmenin geçici olarak görevden uzaklaştırıldığını belirten İpek Ulaş, "Ancak idari kurumların kendi aralarında devam eden yazışmalarının dava dosyasına yansımasıyla, kurumların birbirine 'Somut delil olmadığından geçici görevden uzaklaştırma kararının' kaldırılabileceği şeklinde mütalaa vererek görüş alışverişinde bulundukları görülmüştür" diye kaydetti. İpek Ulaş, D.T'nin daha sonra Ofis semtinde bulunan bir okula atandığı ve çalışmaya devam ettiği bilgisini verdi. İpek Ulaş, şunları aktardı: "Gelinen aşamada 23 Aralık 2013 tarihi saat 10.00'da Diyarbakır 8. Asliye Ceza Mahkemesi'nde dosyanın ilk duruşması görülecektir. Davanın tüm kesimler tarafından takip edilmesi gerektiğini düşünüyoruz."

'Başka çocukların da maruz kalmayacağının garantisi yok'

Ekin Ceren Kadın Merkezi Sosyologu Ayşe Çaçan ise, yaşanılan olayda cinsel istismarda bulunan kişinin eğitimci olarak devam etmesi durumunda, diğer birçok öğrencinin de bu duruma maruz kalmayacağının garantisinin verilemeyeceğini belirtti. Çaçan, çocukların gerek içinde yaşadıkları toplum, gerekse de ailelerinin olaya karşı yaklaşımının çocukların bundan sonraki yaşamlarında ağır bir travma geçirebilme ihtimalinin yüksek olduğu ve bu etkenlerin de olumsuz yönde bir tetikleyici olduğunun göz ardı edilmemesi gerektiğini ifade etti. Çaçan, şöyle devam etti: "Nitekim bu olaya maruz kalan çocuklardan H.Ç. yaşadığı cinsel tacizi ailesine doğrudan anlattığı için ailesi tarafından okuldan alınmış, daha sonra öğretmenler aile ile görüşerek H.Ç'nin yeniden okula gönderilmesi yönünde aileyi ikna etmiştir. Bu çocukların yaşayabileceklerine en açık örnektir."

Çaçan, "Bu dava toplumun her kesimi tarafından takip edilmesi gerekmektedir. Milli eğitimin okullarında, bu tür vakaların yaşanmasının burada eğitim gören çocukların sağlıklı eğitim alamayacaklarının bir göstergesi olacaktır" dedi.


DİHA

Dersim'in kayıp kızlarının bedenine yazılmış devletin otobiyografisi


Sema Kaygusuz: Tekçi bir zihniyet üzerinden kendini inşaa eden devletler için kadın, sadece bir bedendir
  Dersim Katliamı'ndan sonra asker ailelerine evlatlık verilen kız çocuklarının hikâyesini anlatan "Hay Way Zaman" filminin galası dün akşam (6 Aralık 2013) İstanbul Cemal Reşit Rey Konser Salonu'nda yapıldı. Altın Portakal Film Festivali'nde Jüri Özel Ödülü alan Nezahat Gündoğan'ın yönettiği filmin galasında açılış konuşmasını yapan yazar Sema Kaygusuz, "Tekçi bir zihniyet üzerinden kendini inşaa eden devletler için kadın, sadece bir bedendir. Kadını itaatkâr ve dönüştürülebilir bir aygıt olarak gören zihniyet, kendini de bu özüne müdahale edilmiş beden üzerinden  ifşa eder. Dersim’im evlatlık kızları, işte bu zihniyetle damgalanmış olarak usul usul yaşlandılar" dedi. "Neyse ki suskunluğun da bir ömrü vardır... Sonunda hikâyeler anlatılmak ister" diyen Kaygusuz, izleyicinin, filmin kahramanı Emoş Gülver'in hikâyesine tanıklık ederken devletin onun bedeni üzerine yazılmış otobiyografisini de okuyacağını vurguladı.
"Burada sizin karşınızda bir yazar olarak değil, Dersim sürgünü bir kız çocuğunun torunu olarak konuşuyorum" diyen Sema Kaygusuz'un "Hay Way Zaman"ın galasında yaptığı açış konuşmasının tam metni şöyle:

Sevgili dostlar galamıza hoş geldiniz.
Nezahat, Kazım Gündoğan çifti bu galayı bana emanet ettiler. Umarım gecenin sonunda bu emaneti hak etmiş olurum.
1937-38 Dersim katliamı, kuşaklar boyu Türkiye toplumunun sustuğu bir trajedidir. Toplumdan saklanan, birçok yönüyle saptırılan Dersim Harekâtı, gerçekte adlı adınca bir kırımdı. Binlerce sivil katledildi, sürgün edildi. Yüzlerce kız çocuğu ise Türk ve Türkçü yaşam kültürüne kazandırılmak üzere ailelerinden kopartılarak evlatlık verildi.
Bu kızlar hiç bilmedikleri bir dilin içinde yaşadılar, bilmedikleri bir dine mensup oldular, tanımadıkları insanların arasında kendilerine ait olmayan hayatlar yaşadılar. Söylenmemiş bir tarihin eksik birer parçası olarak yaşlandılar.
Tekçi bir zihniyet üzerinden kendini inşaa eden devletler için kadın, sadece bir bedendir. Kadını itaatkâr ve dönüştürülebilir bir aygıt olarak gören zihniyet, kendini de bu özüne müdahale edilmiş beden üzerinden  ifşa eder. Dersim’im evlatlık kızları, işte bu zihniyetle damgalanmış olarak usul usul yaşlandılar.
Neyse ki suskunluğun da bir ömrü vardır. O suskunluk, o tek başınalık, o sebebi bilinmeyen keder gün gelir göze batar. Yıllar sonra yetişen yepyeni bir kuşağın hatırlama hamlesiyle dillenmeye başlar. Çünkü hafıza sadece bireylere ait değildir. Biz farkında olmadan kuşaktan kuşağa aktarılır. Sonunda hikâyeler anlatılmak ister.
Türkiye toplumu çoktandır hafıza çağına girdi. Son beş yıldır Dersim Katliamı’yla ilgili edebi eserler yayımlandı, filmler çekildi, sözlü tarih çalışmaları yapıldı, medyada uzun uzadıya tartışıldı. Tarihsel bir yüzleşme başladı.
Daha önce Dersim’in Kayıp Kızları belgeselini izleyenler çok iyi hatırlayacaktır ki, Yönetmen Nezahat Gündoğan, Dersim Katliamı’nı, evlatlık verilen kayıp kızlar açısından anlatmış, izleyenleri çok sarsmıştı. Bu gece ise Hay Way Zaman filminin kahramanı, annesinin koyduğu adıyla Elif, başkalarının koyduğu adıyla Emoş Gülver’in hikâyesine tanıklık edeceğiz. Emoş Gülver bu kez bir nesne olarak değil, gerçek bir kişi, bir özne olarak aramıza karışacak. Ve onun hikâyesine tanıklık ederken, onun bedenine yazılmış olan devletin otobiyografisini de okuyacağız.  Bu arada, geçtiğimiz Altın Portakal Festivali’nde, bu filmi jüri özel ödülüne layık gören bütün jüri üyelerini huzurunuzda kutlamak isterim. Çünkü onlar bu filme kıymet vermekle kalmayıp hafızamıza imza attılar.
Bu gala herhangi bir kültürel aktivite değil. Biz buraya hep beraber tanıklık etmek için de geldik. Ama hiç kuşkusuz, ne kadar kitap yazarsak yazalım, filmler, belgeseller çekelim, sözlü tarih çalışmaları yapalım, asla ölülerin yerine tanıklık edemeyiz. Ölülerin yerine konuşamayız. Çünkü onların tanık olduğu dehşet sadece ölüme aittir. Dolayısıyla tanıklık ettiğimiz tarih, aslında sağ kalanların tarihidir. Burada sizin karşınızda bir yazar olarak değil, Dersim sürgünü bir kız çocuğunun torunu olarak konuşuyorum. Hayatta kalmakla yaşamak aynı şey değildir. Bunu gözlerimle gördüm. Sağ kalan insanların bilincindeki insan olma utancı alabildiğine dilsiz bir kederdir. Üstelik onlar bu suskunluklarıyla bize ne hınç bıraktılar ne de öfke. Sadece bir başkasının acısı karşısında saygıyla eğilme terbiyesi bıraktılar. Canlı olan küçücük bir zerreye kıymet vermeyi öğrettiler. Kendileri hayata tutunarak, çocuklarını ve torunlarını bir yaşam erbabı olarak elleriyle yonttular. Biz onların kasığından dünyayı sevmek üzere  düştük.
Şimdi yüzleşme çağımızın tam eşiğindeyiz. Az önce sözünü ettiğim bütün bu anlatılar, özür dilemek için büyük bir fırsat.  Ne var ki özür dilemenin bir törenselliği olmalıdır. Çünkü özür dilemek, böyle yıkımların bir daha olmaması için geleceğe söz vermektir. Toplumu cellatlar ve kurbanlar diye yarmadan, herkesin bu şiddetten aşamalı olarak payını aldığını bilerek başlayalım. Toplumun bütün kesimlerinde köklenen yüzleşme, her bireyi iyileştirmekle kalmayıp ortak bir erdem inşaa eder. Hepimiz bu erdemi hak ediyoruz. Yüzleşmek hepimizi daha fazla insan yapacak. Ve kefensiz ölülerin başına taş koyduğumuzda yaşama kaldığımız yerden değil, yeniden başlayacağız.

t24

Dünyada 230 Milyon Çocuğun Kaydı Yok



UNICEF dünya genelinde beş yaşından küçük her üç çocuğun birinin resmi kaydı bulunmadığını açıkladı. Doğum kaydının çocukların haklarının inkar edilmemesinin güvencesi olduğunu vurguladı.

UNICEF (Birleşmiş Milletler Çocuklara Yardım Fonu) Her Çocuğun Doğumdaki Hakkı: Doğum Kaydında Eşitsizlikler ve Eğilimler başlıklı yeni araştırmasının sonuçlarını açıkladı.
Dünya genelinde yapılan araştırma beş yaşından küçük neredeyse 230 milyon çocuğun hiçbir zaman nüfusa kaydedilmediğini ortaya koyuyor.
Bir başka ifadeyle, dünyada beş yaşından küçük her üç çocuktan hemen hemen biri kayıtlarda görünmüyor. 
UNICEF Genel Direktör Yardımcısı Rao Gupta konuyla ilgili değerlendirmesinde doğum kaydının sadece bir hak olmaktan öte anlamı olduğunu söyledi.
“Bu, aynı zamanda, toplumların bir çocuğun kimliğini ve varlığını daha en başında nasıl tanıyıp kabul ettiklerinin bir göstergesidir.
“Doğum kaydı ayrıca çocukların unutulmamasının, haklarının inkar edilmemesinin ya da ülkelerinin kaydettiği ilerlemenin kıyılarında kalmamasının bir güvencesidir.”
Rapora göre, doğumda nüfusa kaydedilmeyen ya da kimlik belgeleri olmayan çocuklar çoğu kez eğitim, sağlık ve sosyal güvenlik hizmetlerinden de bu yüzden dışlanmış oluyor. Çocukların, doğal felaket, çatışma ya da sömürü gibi nedenler yüzünden ailelerinden ayrılmış olmaları durumunda bu çocukların aileleriyle yeniden birleştirilmeleri resmi belgelerin olmayışı nedeniyle daha da güçleşiyor.

Bölgesel değişiklikler

161 ülkeyi kapsayan istatistik analizlerini bir araya getiren rapor doğum kayıtlarına ilişkin en son ülke verilerini ve tahminlerini içeriyor.
Raporun verilerinden bazıları şöyle:
* Küresel olarak bakıldığında 2012’de dünyaya gelen tüm bebeklerin ancak yaklaşık yüzde 60’ı nüfusa kaydedildi. Bu oran bölgeler itibarıyla önemli farklılıklar gösteriyor.
* Doğumda kayıt oranlarının en düşük olduğu bölgeler Güney Asya ile Sahra Güneyi Afrika.
* Doğum kayıt oranlarının en düşük olduğu 10 ülke ve oranları şöyle: Somali (%3), Liberya (%4), Etiyopya (%7), Zambiya (%14), Çad (%16), Tanzanya Birleşik Cumhuriyeti (%16), Yemen (%17), Gine-Bissau (%24), Pakistan (%27) ve Kongo Demokratik Cumhuriyeti (%28).
* Çocuklar kayıtlı olduklarında bile çoğu zaman bu kaydı gösteren herhangi bir belge olmayabiliyor. Örneğin Doğu ve Güney Afrika’da kayıtlı çocukların yalnızca yarısında doğum belgesi bulunuyor.
* Küresel olarak, nüfusa kayıtlı her yedi çocuktan birinin bu kaydı gösterir belgesi yok. Kimi ülkelerde bunun nedeni, belge karşılığı alınan ücretler. Diğer ülkelerde ise doğum kayıtları verilmiyor, aileler çocuklarını kaydettiklerine ilişkin bir belgeye sahip değil.

Farklı nedenler

UNICEF’e göre kayda geçmeyen doğumlar bir toplumdaki eşitsizliklerin ve dengesizliklerin işareti. Bu olumsuzluklardan en fazla etkilenen çocuklar arasında belirli etnik ya da dinsel gruplara mensup olanlar, ücra ve kırsal alanlarda yaşayanlar, aileleri yoksul ya da eğitimsiz olanlar yer alıyor.
“Korunmaya Pasaport: Doğum kaydı programlaması için bir kılavuz” başlıklı bir belge de yayınlayan UNICEF, ailelerin çocuklarını neden nüfusa kaydettirmediklerinin araştırılması gerektiğine de dikkat çekiyor.
“Bunun nedenleri arasında istenilen ücretlerin aşırılığı, ilgili yasa ya da işlemler hakkında bilgisizlik, kültürel engeller ve daha fazla ayrımcılığa ve marjinalleşmeye maruz kalma korkuları olabilir.” 

bianet

‘Bu devletin 13 yaşındaki çocuktan başka hiç işi gücü yok mudur?’




Gezi Direnişi’nin Çanakkale eylemlerinde sprey boya ile slogan yazdığı iddia edilerek hakkında 2 yıldan 6 yıla dava açılan 13 yaşındaki genç ve ailesi dava ile ilgili konuştu

Çanakkale’de 3 Haziran’da Gezi Direnişi eylemlerinde, İnönü Caddesi’nde yola sprey boya ile ‘Hükümet İstifa’, ‘Faşizme Ölüm’ yazıları yazılmıştı. Polis kameralarının çektiği görüntülere göre yazıları 13 yaşındaki ilköğretim sekizinci sınıf öğrencisi B.T.İ.’nin yazdığı ileri sürüldü.
Savcının sevk ettiği Adli Tıp uzmanı, suçunun hukuki anlam ve sonuçlarını algılayıp, davranışlarını yönlendirme yeteneğinin yeterince gelişmemiş olduğu kanaatine varıp, B.T.İ.’nin cezai ehliyetinin olmadığını belirten rapor hazırladı. Buna karşın Cumhuriyet Savcısı Ozan Kaya’nın hazırladığı iddianameyle 1′inci Asliye Ceza Mahkemesi’nde ‘kamu malına zarar vermek’ suçundan 2 yıldan 6 yıla kadar hapis istemiyle dava açıldı.
Davanın ilk duruşması, geçen 27 Kasım’da görüldü. B.T.İ., sınavları olduğu gerekçesiyle duruşmaya katılmadı. Hakim, B.T.İ.’nin bir sonraki celseye polis zoruyla getirilmesine karar verip, duruşmayı erteledi.

‘Bu yaptığım kamu malına zarar vermekse evet verdim’
DHA muhabirinin ulaştığı B.T.İ., yaşadıklarını anlattı. O gün yürüyüş sırasında diğer insanların yaptığı gibi davrandığını belirten B.T.İ., “Abiler sloganlar atıp, yazılar yazıyordu. Değişik geldi ve ben de yazmak istedim. Yarım kalan spreylerden istedim ve ben de belirli yerlere yazılar yazdım. Sonrasında başıma gelmeyen kalmadı. Bu yaptığım kamu malına zarar vermekse, evet o zaman zarar verdim. Ama 2 yıldan 6 yıla kadar hapis istenmesi biraz fazla gibi geldi bana. Türkiye ‘de bir sürü olaylar oluyor. Çok ciddi şeyler oluyor, böyle hapis cezaları verilmiyor” dedi.

Sprey boya ile yola yazdığı yazılardan birinin ‘Faşizme ölüm’ olduğu ileri sürülen B.T.İ., atılan sloganlardan faşizmi kötü insanlar olarak yorumladığını ve bu yüzden o yazıyı yazdığını da anlattı. İlk duruşmaya, ertesi gün sınavı olduğu için gitmek istemediğini belirten B.T.İ., “Sınavım nedeniyle çok stresliydim. Duruşmaya gitsem sınavda zorlanırdım, bu yüzden gitmedim” dedi.
İlk kez böyle bir olayla karşılaştığını ve çok korktuğunu belirten B.T.İ., ders çalışırken bazen aklına bu konunun geldiğini, nasıl sonuçlanır diye merak ettiğini kaydetti.
Hapis cezası yerine çocuk yetiştirme yurduna gönderilmesi ihtimalinin sorulması üzerine ise B.T.İ., “Yetiştirme yurtları, ailesinin bakamadığı, bazı sorunları olan çocukların kalacağı yer. Ama ailem bana iyi bakıyor” diyerek yanıt verdi.

‘Bu devletin 13 yaşındaki çocuktan başka hiç işi gücü yok mudur?’
Çanakkale’deki Gezi Parkı eylemlerin bazılarına eşi ve çocuklarıyla kendisinin de katıldığını anlatan Bağkur emeklisi 50 yaşındaki baba Tamer İ. ise bunun doğal bir demokratik tepki olduğunu söyledi. Ülkede ileri demokrasiden bahsedildiğini, ancak 13 yaşında bir çocuğun tepkisinin büyütüldüğünü ifade eden Tamer İ., “Bu nasıl çelişki, nasıl demokrasi? Kimin demokrasisi bu, kimin barışı bu? 13 yaşında bir çocuk tepki koyuyor, binlerce insan koyuyor. Binlerce insanı sokağa döken insanlar düşünmeli, ‘Bu kadar insanı niye sokağa döktük?’ diye. Bu ülkenin devletinin, 13 yaşındaki çocuktan başka hiç işi gücü yok mudur?” dedi.

Yargılamanın başından sonuna kadar hatalı olduğunu savunan Tamer İ., “Görüştüğüm bütün hukukçular, bunun bir hukuk cinayeti olduğunu söylüyorlar. Psikolog, oğlumun cezai ehliyetinin olmadığını söylüyor. Bu rapora rağmen savcının iddianame düzenlemesi ve mahkemenin bu iddianameyi kabul etmesi hukuken açıklanacak bir şey değil. Hepimizin çocuğu var. Bunun sadece bir baba olarak bana değil, tarihe de izah edilebilecek bir tarafı yok. Tarih de affetmeyecek onları” dedi.

‘Oğlum ile gurur duyuyorum’
Tamer İ., savcının, hapis cezası verilmemesi durumunda oğlunun kendilerinden alınarak yetiştirme yurduna verilmesiyle ilgili talebine de sert tepki gösterdi. Tamir İ., “Çocuğuma devletten daha iyi bakabilirim. Onu onurlu bir insan, yurtsever olarak yetiştirdim. Tabi bunların bedellerinin olduğunu da biliyorum. Gezi Parkı olaylarının en küçük sanığı olan oğlum bir tarafıyla şaşkın, bir tarafıyla öfkeli. Ama ben oğlum ile gurur duyuyorum” diye konuştu.

Baba, konuyu uluslararası alanda gündeme taşıdığını belirtti:
50 yılda biriktirdiklerimizin tümünü, insana dair ne varsa, ne kadar insan tanıyorsam, Türkiye’de ve Türkiye dışında herkesi seferber ettim, etmeye devam edeceğim. Çocuklarımı efendilere yem etmeyeceğim. Bu ülkede herkes her istediği şeyi yapamaz. Bu kadar basit değil. Bu olay nereye giderse oraya kadar götüreceğim. Avrupa Parlamentosu’na taşıdım, Uluslararası Af Örgütü’ne, Avrupa basınına taşıdım. Dünyada ve Afrika’da her insan bilecek ki, Türkiye’de Çanakkale diye bir memleket var. Bu memlekette 13 yaşında bir çocuk en demokratik tepkisini kullandığı için hapis cezasıyla yargılanıyor. Ama bütün anne babalara sesleniyorum, otursunlar düşünsünler. Bugün benim çocuğuma, yarın herkese. Herkes bu tehlike ile karşı karşıya bu ülkede 
Oğluyla zaman zaman bu davayı konuştuklarını belirten baba, şunları söyledi:
Bir defasında bana ‘Yetiştirme yurduna gitmem hapis yatarım’ dedi. Öyle bir şey söz konusu olursa ne çocuğumu hapse, ne de yuvaya teslim ederim. Bunu da herkes böyle bilsin. Bunun bedeli ne ise bunu da ödemeye hazırım. Hiç kimse çocuğumu elimden alamaz. Hepimiz çok ciddi stres altındayız. Çocuğum çok gergin ve kaygılı. Evin içinde ciddi bir gerginlik. Yaratılmak istenen de buydu. Ama biz bunu atlatırız.
Anne Jale İ. de oğlunun üzülmesinden kortuğu için fazla konuşmak istemediğini belirtip, oğlunun yetiştirme yurduna gönderilmesine izin vermeyeceğini söyledi.

Hapishane olmazsa yetiştirme yurdu
Çanakkale’deki Gezi Parkı eylemlerinde sprey boyayla yerlere sloganlar yazdığı gerekçesiyle 13 yaşındaki B.T.İ. için TCK’nın 152/1 A maddesi gereğince kamu kurum ve kuruluşlarına ait, kamu hizmetine tahsis edilmiş veya kamunun yaralanmasına ayrılmış yer, bina, tesis veya diğer eşya hakkında mala zarar verme suçundan 6 yıla kadar hapis istemiyle Çanakkale 1′inci Asliye Ceza Mahkemesi’nde dava açıldı. Yargılama sonunda mahkeme, suça sürüklendiği iddia edilen B.T.İ.’nin yaptığı eylemi suçun anlam ve sonuçlarını kavrayabileceğini kabul ederse ceza verecek. Eğer kavrayamadığını değerlendirirse ise 5395 sayısı Çocuk Koruma Kanunu’nda belirtilen 5 ve 7′nci maddeler uygulanıp, ailesinden alınarak yetiştirme yurdunda koruma altına alınabilecek.




 Radikal

Tecavüz Mülkün Temeli mi?




Mardin’de “utanç davası” olarak bilinen N.Ç. olayının bir benzeri başkent Ankara’da yaşandı. Evden kaçan 12 yaşındaki A.U. ile 14 yaşındaki C.Y., savcılığın iddiasına göre 10’u üç günde olmak üzere toplam 13 kez tecavüze uğradı. Çocuklar, savcılık ifadelerinde “rızaları” olduğunu söylediler. 15 yaşından küçük çocuğa karşı cinsel istismarda bulunmak suçlamasıyla tutuklanan 10 kişi suçlamaları kabul etmezken “İki mağdur 19-23 yaşlarında gösteriyordu. Küçük olduklarını bilmiyorduk” dedi. Bu savunma üzerine duruşmaya katılan 14 yaşındaki kıza bakan mahkeme heyeti, tutanağa “Mağdurun dış görünüş itibarıyla 17-18 yaşlarında erginlik gelişiminin tamamlamış genç kız görünümünde olduğu gözlemlenmiştir” diye yazdı. Davaya katılan psikolog bilirkişi, C.Y. için “Manipülatif davranışları var, bu yaşam tarzını benimsedi, psikolojik açıdan tedavi edilmeli” dedi. Mahkeme, tutuklu 7 sanığın tahliyesine karar verirken, C.Y.’nin ifadesinde şikâyetçi olduğu 3 kişiyi ise serbest bırakmadı. 
 
Ankara Başsavcılığı tarafından hazırlanan iddianameye göre, 2001 doğumlu A.U. ile 1999 doğumlu C.Y. “ailevi sorunlar” nedeniyle zaman zaman evlerinden kaçtılar. Mağdurelerin, 2013 Ocak ayında tanıştıkları asansör tamircisi ile işsiz bir kişi tarafından Pursaklar’a götürüldüğü belirtilen iddianamede, alkol içirilip sarhoş edilen iki mağdureye cinsel istismarda bulunulduğu belirtildi.
Mayıs-haziran ayında da asansör tamircisi sanık tarafından A.U’ya yönelik birden fazla cinsel istismarda bulunulduğu iddia edildi. Daha sonra bir kez daha evden kaçan iki çocuk, iddiaya göre 3-6 Ekim 2013 tarihleri arasında 10 ayrı cinsel istismar olayına daha maruz kaldı. 

Olayın savcılığa intikal ettirilmesi üzerine iki mağdureyle ilişkiye girmekle suçlanan 10 kişi tutuklandı. Yenimahalle Devlet Hastanesi, A.U’nun uğradığı cinsel saldırılar nedeni ile ruh sağlığının bozulduğuna, C.Y.’nin ise ruh sağlığında bir bozulmanın olmadığına ilişkin rapor hazırladı.
Savcılık tarafından ifadeleri alınan iki kız, “Tüm cinsel ilişkileri ve beraberlikleri rızaları ile yaşadıklarını” iddia etti. Savcılık ise aralarında istismar olayını gerçekleştiren 10 kişinin bulunduğu 16 kişi hakkında açtığı davada, “15 yaşını doldurmayan mağdurelerin rızalarının hukuken değer ifade etmediğini” ifade etti. 

İddianamede, “Şüphelilerin alınan savunmalarında atılı suçlamaları kabul etmediklerini beyan etmişseler de mağdurelerin daha önceden tanımadıkları şüphelilere namuslarını ilgilendiren bir konuda kendilerini ortaya koymak suretiyle iftirada bulunmalarını gösterir dosyaya yansıyan bir husumet tespit edilemedi. Şüphelilerin yaşları itibarıyla 12 yaşında olan mağdureler ile arkadaş olmaları ya da tanımadıkları bu mağdurelere sırf yardım amacıyla hareket ettikleri düşünülemez” denildi. 

Davanın ilk duruşması Ankara 1. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görüldü. Duruşmada savunma yapan tutuklu sanıklar, iki kız çocuğunu yardım amaçlı eve götürdükleri ancak cinsel ilişkiye girmediklerini söylediler. Bazı sanıklar da “Biri 19-20, diğeri de 22-23 yaşlarında gösteriyordu”, “Bize yaşlarını büyük söylediler” gibi savunma yaptı. 

Duruşmada dinlenen mağdurelerden 14 yaşındaki C.Y., 7 sanıkla cinsel ilişki yaşamadıklarını, sadece 3 sanıkla beraber olduklarını söyleyip bunlardan şikâyetçi oldu. Diğer mağdure ise duruşmaya gelmediği için ifadesi alınamadı.
Psikolog bilirkişi, mağdure C.Y’nin manipülatif davranışları olduğu, bu yaşam tarzını benimsediğibelirterek psikiyatrik ve psikolojik tedavisinin sağlanmasının bu tür olayların oluşumunu engelleyeceğini savundu. 

Mahkeme heyeti, bu sırada tutanağa, “Mağdur C.Y.’nin dış görünüş itibarıyla 17-18 yaşlarında, ergenlik gelişimini tamamlamış genç kız görünümünde olduğu mahkememizce gözlemlenmiştir” ifadesini yazdı. Duruşmayı bitiren mahkeme, tutuklu sanıklardan 7’sini tahliye ederken C.Y.’nin şikâyetçi olduğu 3 kişinin tutukluluk hallerinin devamına karar verdi.

Alican Uludağ / cumhuriyet

Çocuk gelin yoktur, imam nikahlı PEDOFİLİ vardır!


* İstanbul’da 10 yaşında evlendirilen bir kız çocuğu bir süre sonra hamile kalınca Zeytinburnu Semiha Şakir Kadın Doğum Hastanesi’ne başvurdu. (Mart 2012)
* Tokat’ta 12 yaşındaki kızın 26 yaşındaki erkekle evlendirildiği, 5 aylık hamile olduğu ortaya çıktı. (Mayıs 2013)
* Sakarya’da 15 yaşındaki kız çocuk, eşi ve ailesi tarafından demir sopalarla dövülerek ve dağlanarak işkence gördü. Koruma altına alındı. (Mart 2013)
* Mudurnu’da 28 yaşındaki E.D. ile imam nikahlı 11 yaşındaki Z.Ç.’nin 8 aylık hamile olduğu ortaya çıktı. (Ocak 2013)
* İstanbul’da 1999 doğumlu F.K., henüz 12 yaşındayken teyzesinin oğlu ile evlendirildi. F. K., 15 yaşını doldurmadığı için çiftin resmi nikâhı da yapılmadı. (Eylül 2013)
* Tokat’ta, bir davada babası B.Ö. tarafından tanık olarak gösterilen 12 yaşındaki E.Ö., hakimi karşısında bulmuşken, 26 yaşındaki T.İ. ile imam nikâhıyla evlendirildiğini ve 3.5 aylık hamile olduğunu anlattı. Neyse ki, hakim aklı başında çıktı da; koca, baba ve kayınpeder hakkında “cinsel istismar” iddiasıyla suç duyurusunda bulundu. Kız, koruma altına alındı. (Mayıs 2012)
* Kayseri’nin Sarız İlçesi’nde yaşayan 14 yaşındaki A.K., kendisini kaçıran 25 yaşındaki Tolga B. ile ailelerin anlaşması üzerine evlendirildi.
* Ağrı’da, 15 yaşında evlendirilip 16 yaşında -30 C’de sokakta doğuma mecbur bırakılan Melek Karaaslan, bebeği öldüğü için tuvalete kapatıldı. Yaşadığı şiddete ve yaşam şartlarına dayanamayan Melek Karaaslan, tuvalete bağlanmış ve akli dengesini kaybetmiş bir şekilde bulundu. (Temmuz 2012)
 Bu mu sizin iktidarınız, bu mu sizin muhalefetiniz?
Defalarca yazdım: Yine yazarım. Daha sayarım. Sayfalarca. Davalarca. Günlerce. Çünkü bu ülkede 5 milyon çocuk gelin var. Bu ülkenin çocuk gelin oranı yüzde 30! Bu ne demek biliyor musun? Bu ülkenin erkeklerinin yüzde 30’u pedofili suçlusu demek!
Artık bana hiç kimse siyasetten bahsetmesin. Şimdi bana hiç kimse, yerel seçimlerden, bu ülkeyi “şöyle refaha kavuşturduk”lardan, “böyle geliştirdikler”den bahsetmesin. Artık hiç kimse “ben dibine kadar muhalefet yapıyorum” demesin.
Çünkü ben Medeni Kanunu’nun 124. Maddesi’nde, “Erkek ve kadın on yedi yaşını doldurmadıkça evlenemez. Ancak, hakim olağanüstü durumlarda ve pek önemli sebeple on altı yaşını doldurmuş olan erkek veya kadının evlenmesine izin verebilir. Olanak bulundukça karardan önce ana ve baba veya vasi dinlenir.” yazan bir ülkenin ne iktidarına, ne muhalefetine inanırım.
Çocuk gelinlerle evlenme, tecavüz kapsamına girmediği sürece, bu ülkede hiç bir parti, bana kendini şirin göstermeye çalışmasın. Nokta.

 
Kadına Şiddet – Madalyonun Öbür Yüzü
Bu konuya nereden geldik? Çünkü Şadıman Şenbalkan isminde yürekli bir kadın yazar, 11. kitabını yazdı geçtiğimiz günlerde. Ve kitap tamimiyle kadına karşı şiddete, çocuk gelinlere, vakalara, yaklaşık 60 farklı kadın, erkek, gazeteci, siyasetçi, psikolog, doktor ve eğitimcinin gözünden ele alıyor. Yüzlerce soru, yüzlerce sorun ve vaka var kitapta, cesur bir yaklaşımla. IQ yayınlarından geçtiğimiz hafta çıktı. Çok çarpıcı, çok etkileyici. Kitabın lansmanına katıldım... Orada bir söz istedi salonu dolduranlardan Şadıman Şenbalkan.... Dedi ki; “Belediyeler, yerel yönetimler, partiler, üniversiteler, STK’lar... gelin, destek verin, artık sokağa çıkalım, Tüm Türkiye’yi karış karış dolaşalım ve ortaya bir kadına şiddet panoraması çıkaralım. Ve ortaya çıkan çarpıcı gerçekleri Meclis’e taşıyalım.” Sahi, var mısınız?
Bahar Akıncı-Hürriyet

Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı kendi suç raporunu yayınladı




Yüksek Planlama Kurulu’nda onaylanan rapor, ‘Türkiye’de çocuk’ gerçeğini gözler önüne serdi. 6-17 yaş grubunda çalışan 893 bin çocuğun yarısı okulu bıraktı. Mahkûm çocuklar yetişkinlerle aynı koğuşlarda kalıyor.

Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı koordinasyonunda hazırlanarak Yüksek Planlama Kurulu’nda onaylanan Ulusal Çocuk Hakları Strateji Belgesi ve Eylem Planı Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girdi. 2013-2017 tarihleri arasını kapsayan planda çocuklara yönelik önümüzdeki yıllarda atılacak adımlar sıralandı.

RAPORDA KARA TABLO

Mevcut durum da çarpıcı tespitlerle gözler önüne serildi. Plan metninde çocukların eğitimden koptuğu, çocuk işçiliğinin yaygınlaştığı, suça itilan çocukları suçtan kurtaracak mekanizmaların kurulamadığı, çocuk suçluların büyükler gibi cezaevlerinde yargılama beklediği, çocuk istismarının arttığı belirtildi. İşte planda yer alan kara tablo:

*6-17 yaş grubunda bulunan 15 milyon 247 bin çocuktan 893 bini çalışma hayatında bulunuyor. Yüzde 5,9’luk bu kesimin 614 binini erkek, 279 binini ise kız çocukları oluşturuyor.

*Çalışan çocuklardan yüzde 50,17’si yani 448 bini okula devam etmiyor.

1085 ÇOCUK YETİŞKİN KOĞUŞUNDA

*6-14 yaş arası çocukların çalıştırılması yasak olmasına rağmen iş hayatındaki 292 bin çocuk bu yaş grubunda yer alıyor.

*6-14 yaş grubunda olup da çalışan çocukların yüzde 20’si zorunlu eğitimi terk etmiş durumda.

*15-17 yaş grubundaki çocukların da yüzde 66’sı orta öğrenime devam etmiyor.

*Ortaokul çağındaki çocukların yüzde 2,47’si yani 117 bin 480 öğrenci okulu terk etti.

*Mayıs 2013 itibariyle Türkiye’de tutuklu çocuk sayısı bin 354’ken hükümlü çocuk sayısı 429.

*Cezaevlerinin yetersizliği nedeniyle bin 85 çocuk yetişkin cezaevlerinde ya yetişkinlerle birlikte ya da ayrı bölümlerde kalıyor.

İstismar mağduru çocuk kaderine terk ediliyor

Raporda Adli Tıp Kurumları’nda 2012 yılı içinde muayene edilen cinsel istismar mağduru 18 yaş altı çocuk sayısı yaklaşık 3 bin olarak gösterildi. Cinsel saldırıların yüzde 7,3’ünün  (350 çocuk) ensest vakası olduğu belirtildi. Raporda bu konuyla ilgili şu çarpıcı tespit yapıldı: “Ülkemizde istismar mağduru çocuk ve ailesini adli süreçten sonra izlemek ve onlara yönelik uzun süreli rehabilitasyon hizmeti sağlamak yönünde kurumsal bir bakış açısı ve bu görevin direkt olarak verildiği bir hizmet modeli yoktur.”

Rehabilitasyon mekanizması etkin değil

Raporda, çocuk adalet sisteminin temel sorunları şöyle sıralandı:

*Türkiye’de çocuklara özgü bir hukuk sisteminin olmaması.

*Mahkemeler ve insan kaynaklarının yetersizliği nedeniyle çocuk yargılama süreleri çok uzun. Bu nedenle tutuklu çocuk sayısı hükümlü çocuk sayısını üçe katlıyor.

*Suça sürüklenmiş çocuk ve gençlere yönelik özel bir cezai sistem bulunmaması.

*Çocuk Koruma Kanunu’nun (ÇKK) öngördüğü kurumsal yapıların oluşturulmaması.

*Uzlaşma, hükmün açıklanması gibi çocuğu ceza sisteminin dışına itecek yöntemlerin yeterli düzeyde uygulanmaması.

*Suça itilmiş ve suç mağduru çocuğu toplumla bütünleştirecek rehabilitasyon ve eğitim mekanizmalarının etkin olmaması ve kanunda öngörülen mekanizma ve kurumların yeterli altyapı ve kadro ile desteklenmemiş olması.

*Tutuklulukta geçirilecek süre konusunda çocuklara özgü hükmün bulunmaması önemli bir eksikliği ve uluslararası sözleşmelere ciddi bir aykırılık olarak görülmektedir.

*Suça karışmış çocukların tutuklanmasıyla ilgili olarak evrensel bir ilke olan tutuklamaya son çare olarak başvurulması konusunda ülkemizde yerleşmiş bir algı yoktur.

  

Erdoğan Süzer / bugün

Bir İmzayla Sen Vicdanını Onlar Cüzdanlarını Rahatlatıyor



Dünyanın en büyük imza kampanyası platformu olan Change.org, yerel ve küresel çapta yaşanan tüm sorunlara çare oluyor! Platformun 196 ülkedeki 40 milyon kullanıcısının başlattığı kampanyalarla birlikte Fransız eyaleti havaya böcek ilacı sıkmayı bıraktı, Kapadokya otel inşaatlarıyla bozulmaktan kurtarıldı, Garanti Bankası engelli dostu ATM’leri kullanıma açtı, Endonezyalı lider göçmen işçiden özür diledi, bisikletliler İzmir’de İZBAN toplu taşıma araçlarına binme hakkını elde etti…

Başka nice sorunlara çözüm bulmak için kurulan Change.org internet sitesi, başlattığı kampanyalarla “toplumların dönüşümü”nü amaçlıyor. Sitenin Türkçe giriş yazısında niyetlenenlerle de bu toplumsal dönüşüm arasında sıkı bir bağ var. Site, dünyayı değiştirmeyi amaçlayan kullanıcılarına şöyle sesleniyor: “Hiç kimsenin çaresiz olmadığı ve değişim gerçekleştirmenin günlük yaşamının parçası olduğu bir dünya için çalışıyoruz. Bu daha başlangıç ve senin de bize katılacağını umuyoruz.”

Değişim

İsminden de anlaşılacağı üzere sitenin felsefesi “değişim”. Change.org, yeryüzündeki tüm problemlere, bu değişim arzusunu taşıyan insanların bir araya gelip imzalar vererek çözüm bulmasını amaçlayan bir platform.
“Önceden insanları bir dava etrafında toplamak fazlasıyla zaman, para ve karmaşık altyapılar gerektiren zorlu bir uğraştı” diyen site giderek küreselleşen iletişim teknolojilerinden feyz almış olacak ki, sanal kampanyalarla yaratılacak değişime odaklanmış. Site, bankaların aidatlarının iptalini isteyen müşterilerden yolsuzluk yapan devlet görevlilerinden hesap sorulmasını isteyenlere kadar birçok farklı kesimden gelecek imzalarla, insanları harekete geçirmeyi, şirketleri ve devletleri “daha hesap sorulabilir ve duyarlı” hale getirmeyi amaçlıyor.
Dünyanın neresinde olurlarsa olsunlar “gelecekten kaygı duyan”ları bu sanal platformda bir araya getiren site, herkesin fikrini açıkça söyleyebileceği bir zemin yaratıyor. Yaşamlarının gerçekliğini dönüştürmek için çabalamayanlara, toplumsal sorunlara dair bir imza vermelerini salık vererek fark yaratmayı amaçlıyor!

Change.org, bütün bu işleri dünyanın dört bir yanından bir araya gelerek dünyayı değiştirmeyi amaç edinmiş kadrosuyla gerçekleştiriyor. Bu az sayıdaki “cesur” insan, belki yanı başınızda, belki de dünyanın diğer ucundaki sorunlara çözüm için çabalarken, yeni “sanal kahraman”lar da dünyayı daha iyi ve yaşanabilir bir yer yapmak için ellerinden geleni ortaya koyuyor.
Peki, “değişim”e bu kadar gönülden inanan bu “cesur” insanlar da nereden çıktı?

Çare Change.org Kadrosu

Her yıl dünyanın en zengin iş adamlarının listesini açıklayan bir dergide Change.org’un mucidi ve CEO’su Ben Rattray’in, “2012 yılı en başarılı iş adamları listesi”nde yer alması, muhtemelen bir “tesadüf” değildi. Fortune dergisi, dünya liderlerini bir kenara bırakıp sosyal sorumluluk sahibi insanları listelemeye başlamamıştı elbette. Rattray’i bu listeye sokan kriter onun “dünyayı değiştirme” hayali değil, kurucusu olduğu Change.org’un 2013 Mayıs ayı içerisinde on sekiz farklı ülkeye yaptığı 15 milyon dolarlık yatırımdı.
Çevreci aktivizm, haciz karşıtı imza, sendika savunusu gibi söylemlerle kampanyalar düzenleyen bu sitenin “ideolojisiz” olduğu öne sürülse de, sitenin adına dikkatlice bakmak gizlenen bu ideolojiyi görmeye yetiyor.
İsmini ABD Başkanı Barrack Obama’nın 2008 seçimlerinden alan site, seçim zamanında üyelerine “yeni yönetimin öncelik vermesi gereken on konu”yu oylamaya sunduğunda ortaya çıkan tablo, Obama’nın istek listesi olmuştu. Ayrıca, sitenin “ideolojisiz olduğu”na bir karşı çıkış da, ABD’de sendikal hakları için greve giden öğretmenlerin derslere girmemesinden şikayetçi olarak eğitimde reform isteyen mücadele karşıtı bir STK olan StudentsFirst ve Stand For Children ile olan ortaklığından geliyor.

STK Görünümlü Şirket: B-Şirket

Sitenin ismindeki “org” uzantısına aldanmayın. “Organization”dan (örgüt) gelen org. uzantısının genellikle kar amacı gütmeyen yardım vakıfları ya da STK’lar tarafından kullanıldığı bilinir. Ancak Change.org’ta kullanılan bu uzantı, sosyal sorumluluklu bir internet sitesinden öte, şeffaflığı engelleyen multi milyon dolarlık bir şirketi gizlemekte kullanılıyor. Yani bu sosyal sorumluluk görünümü, sitenin karına kar katmasına zemin sağlıyor. Kampanyalarla toplanan imzalı dilekçelerin ilgili vakıf ve STK’lara satılması da zaten bu “şirket”in işleyişini açıkça gösteriyor.

Standford’lu sınıf arkadaşları Ben Rattray ve Mark Dimas tarafından kurulan sitenin amaçları, “belli duyarlılıklar üzerinden bir araya gelen kullanıcıların kar amacı gütmeyen sosyal ağ platformlarıyla, sosyal değişime odaklanmak” olduğu öne sürülse de Change.org’un site üzerinden gerçekleştirdiği alış veriş, STK görünümlü şirketi açığa çıkartıyor.

İlk kez 2010 yılında ABD’de gündeme gelen, Benefit Corporations(B-Corps) yani B-Şirketler, kar hırsıyla çalışan şirketlerin aksine “toplumsal fayda” için çalışılması gerektiğini vurguluyor. Şeffaflık ve hesap verilebilirliğin esas alındığı, kamu yararı için sosyal vicdanı ilke edinerek faaliyet yürüttüklerini söyleyen B-Şirketler, fikirlerin eyleme dönüştürülmesi konusunda da hayli istekli.
Bir B-Şirketi olduğu söylenen Change.org’un faaliyetleri ise tam bu noktada dikkat çekiyor.2010 yılından bu yana kullandığı imza modeliyle çalışan Change.org, The Bay Citizen’in raporuna göre 2011 yılından itibaren bu yolla kazanç sağlamaya başlıyor ve ilk kez “kar amacı gütmeyen” pozisyonundan çıkıyor.

Şirket, sosyal değişimle ilgili politikalarını, STK’ların adalet ve eşitlik için toplum yararına düzenlediği her kampanyayı sahiplenebileceğini söylerken, esas olarak STK’ların sponsorluğundan bahsediyor. Kendi kampanyalarını Change.org’ta yayımlatarak hedef kitlelerini büyütmeyi amaçlayan grupların bu sanal platform şirketine sundukları teklifler, ABD İletişim İşçileri Sendikası’nın yaptığı gibi kimi zaman 280.000 dolara kadar çıkıyor.
İklim değişikliği, evsizler, göçmenler, gay hakları gibi birçok sosyal konuya ilişkin kampanya düzenleyen Change.org aynı zamanda kampanyalarına imza atan kullanıcıların ve üyelerin kişisel bilgilerini ve mail adreslerini ilgili kurum, vakıf ve STK’lara satarak da bütçesini büyütüyor. Change.org’a attığınız bir imza sonrasında mail adresiniz konuyla ilgilenen benzer kuruluşlara satılıyor. Netroots Vakfı’nın açıklamasına göre satılan mail başına belirlenen bu fiyat, 1.75 dolar.
2012 Ekim ayında Huffington Post, sitenin ortaklık sözleşmelerinde değişikliğe gittiğini duyurdu ve artık Change.org’u hazırlayanların kişisel olarak karşı olduğu reklamları bile alacağını açıkladı.

Change.org: Clicktivizm mi, Slacktivizm mi?

Clicktivizm, sosyal medyayı kullanarak eylemler düzenleyen aktivistler için kullanılır. Bu eylemlerin başarısı kampanyalar için kaç “click” aldıklarıyla ölçülür. Slacktivizmden farklı olarak burada düzenlenen kampanyalar, sadece internet üzerinde kalmaz, gerçek hayatta da eyleme dönüşür. Tabi clicktivizm, slacktivizmin internet üzerinden düzenlediği kampanyalar için de kullanılır. İmza kampanyaları düzenlemek ya da politikacılara-şirket CEO’larına mail göndermek bunlar arasında sayılabilir. Clicktivizme en büyük eleştiri, sokak eylemlerini sanal ortamdaki imza kampanyalarına dönüştürmesi konusundadır.
Slacktivizm ise; slacker ve activizm kelimelerinin birleşiminden oluşturulan bir kavramdır. Slacker’ın Türkçe karşılığı, tembeldir. Kelime, herhangi bir sosyal olayı destekleyerek iyi hisseden, pratikte fazla bir şey yapmadan bu az çabasından hoşnut olmasını niteler. Slacktivizm kavramı ise, sosyal ağlarda yayınlanan mesajları kopyalayıp yapıştırarak, kişisel bilgilerine yazarak ya da profil resmini değiştirerek, sanal ortamda gündeme dair bir söz üretme anlamına gelir.

Sosyal medyanın, genç gruplar arasında yaygın olarak kullanımıyla yaygınlaşan bu kavram ilk kez 1995’te Cornerstone Festivali’nde, gençlerin topluma etki edebileceği protesto dışı eylemler için kullanıldı. Örneğin bir protestoya katılmak yerine, ağaç dikmek gibi… Burada kullanılan anlamı olumluydu. Ancak 2001’de Newsday’deki bir makalesinde Monthy Phan, kelimeyi şimdiki olumsuz anlamında kullandı ve slacktivizm, kişilerin reel siyasi alanlardan uzaklaşarak sanal ortamda muhalefet yapmaya sıkışmasını tanımlamakta kullanılmaya başlandı.

Change.org ve benzeri sosyal ağlardan örgütlenen sanala hapsedilen muhalefetin birer yansımasına dönüşürken, benzer sosyal ağlar da bu karşılaştırma ekseninde değerlendirilmektedir. Kişilerin var olan adaletsizliklere karşı mücadele etmektense klavye aktivizmine hapsolmasına sebep olan Change.org’un aldığı en büyük eleştirilerden biri de, slacktivizme ilişkindir.

Toplumsal Muhalefeti “Vicdan” Diyerek Pazarlayanlara Karşı Direnişin Gerçekliği

Change.org ve benzeri sosyal ağlar (MoveOn, İmza.la gibi) şimdiden yayılmaya başladı bile. İnternetin mantığından faydalanılarak örgütlenen bu ağlarla sosyal vicdan sahibi ve sorumluluğu yüksek bir sanallık yaratılıyor. Kamuoyunun vicdanı ise, bu sanallığa hapsedilmeye çalışılıyor.
Toplumsal muhalefet gerçeklikten uzaklaştırılıp sanala hapsedilmek istenirken; “şeffaflık”, “kamu yararı”, “sosyal görev” denilerek kendini var eden STK’lar ise birer şirkete dönüşüyor. Kişisel bilgilerden toplum vicdanına kadar her şeyi pazarlayan bu şirketler, muhalefeti de kendi söylemlerini kullanarak sindirmek istiyor.

İnsanların uğruna yaşamını yitirdiği, devlet terörüne-polis şiddetine-kapitalist sömürüye karşı girişilmiş bir mücadelede ortaya çıkan “Bu daha başlangıç” sloganını bile pazarlanacak bir metaya dönüştüren bu ve benzeri sosyal ağlara karşı esas alınması gereken, “iyi hissedilecek” kampanyalar düzenleyen şirketler değil, sokaklarda örgütlenen mücadelenin kendisidir.

Meydan Gazetesi

Mersin'de devlet Kürt çocuklarından intikam mı alıyor?




Kürtlerin en yoğun yaşadığı metropol kentlerden olan Mersin'de özellikle çocukların gözaltına alınması ve tutuklanması oldukça yaygın. Devletin Kürt çocuklarına 'potansiyel terörist' gözüyle baktığına dikkat çeken kentte insan hakları ve çocuk hakları konusunda çalışma yürüten hukukçular, "Devletin çocuklara öç alacak düşman gözüyle baktığına" dikkat çekiyor.   Mersin 1990'lı yıllarda köyleri boşaltılan Kürtlerin yoğun olarak yerleştiğin metropollerden biri. Nüfusunun üçte birden fazlasının Kürtlerden oluştuğu kentte, özellikle çocuk ve genç nüfusu oldukça fazla. Yıllardır yaşanan çatışmalı ortamın doğrudan mağduru olan çocuklar, hak ihlaline uğrayan kesimlerin başında geliyor. Zorunlu göç sonucu Mersin ve Adana başta olmak üzere Türkiye metropollerine göç etmek zorunda kalan aileler işsizlik, yoksulluk, ayrımcılık olmak üzere çok sayıda uygulamaya maruz kaldı. Bu ortamda büyüyen Mersin'de ki çocuklar hem yaşam alanlarında hem de Pozantı Cezaevi'nde insanlık dışı uygulamalara tanıklık ederek büyüdü.   

'Çocuklar dışlanıyor ve başarısız oluyor'   

Çocuklara yönelik gözaltı, tutuklama, cezalandırma ve baskıların en yoğun yaşandığı iller arasında olan Mersin'de çocuk davalarına bakan avukatlardan Sebahat Gençtarih Cebe, Mersin'de yaşayan çoğu çocuğun dışlanma, dil sorunu, okullarda horlanma, derslerde başarısız olma, çocuklardan beklenilen çocukluk hissini yaşayamama gibi sorunlarını yaşadığını ifade etti. Cebe, "Mersin'deki çocuklar tamamen bir yabancılaşma içerisindeler. Mersin'e göç ile gelen Kürt çocuklar bence çok özgür değil, büyük bir hapishane zinciri içerisinde yaşamaktadırlar. Bu onların psikolojisini daha çok bozmaktadır. Bir akademisyenin dediği 'bu çocuklar gelecekte toplumdan öcünü olan çocuklar olacaktır'" diye aktardı.   

'Çocuklardan öç alınır gibi bir ceza sistemi uygulanıyor'  

Çocukların diğer kesimlere göre daha fazla hak ihlaline maruz kaldığını ifade eden Cebe, " 2004 yılından beri avukatlık yapan bir insan olarak çocukların karakolda, mahkemede, hapishanede yaşadıklarını gördüğümüzde elimizin kolumuzun bağlandığını görüyoruz. Çocukların en fazla tutuklandığı ve acımasız kararların verildiği yerlerin Mersin ve Adana olmasının nedeni yoğun Kürt göçü alan yerler olmasıyla bağlantılıdır. Bu nedenle daha fazla sindirme politikası uygulanmaya çalışılıyor. Çocuklardan öç alınır gibi bir ceza sistemi uygulanıyor" dedi.  

'Psikolojilerinin kaldıramayacağı işkencelere maruz kalıyor'  

Gösterilere katıldıkları gerekçesiyle Mersin'de yargılanan ve gözaltına alınan çocuklara direkt "terörist" gözüyle bakıldığına dikkat çeken Cebe, "Çocuklar karakolda işkenceye maruz kalıyor. Çocuklar karakolda gece uyutulmamak, ışığın kapatılması, korkutulmak başta olmak üzere çocuk psikolojisinin kaldıramayacağı her türlü işkenceye maruz kalıyor. Bir kaba dayak eksikti, çocuklar buna da gözaltı aşamasında maruz kalıyor. Devamında çocuklar ihbarcılığa, gizli tanıklığa itiliyor. Şu an Adana'daki özel yetkili mahkemelerde girdiğim dosyaların tümünde meze misali delil gizli tanıktır. Gizli tanıkların çoğu çocuktur. Karakolda çocuklardan kendilerinin, ailelerinin zarar görmemesi, uzun yıllar hapis yatmaması, tutuksuz yargılanması ve karakoldan direkt serbest bırakılması için birilerinin ismini vermesi ya da önüne konulan listeye imza atması isteniyor. Ardından 'savcı amca' dedikleri kişiye 'bizim anlattığımız şekliyle konuşursan sen buradan serbest kalırsın' şeklinde ifade vermeye zorlanan birçok çocuk, hiç tanımadığı insanlar hakkında yorum yapmakta, bununla şunlarla eylem yaptım diyerekten başka insanları özgürlüklerinden mahrum bırakılmasına sebep olmaktadır" diye aktardı.   

'Çocuklar dört duvar arasında karanlık hapishanelere konuluyor' 
  
Gösterilere katıldıkları gerekçesiyle gözaltına alınan çoğu çocuğun direkt tutuklama istemiyle mahkemeye sevk edilerek tutuklandığına dikkat çeken Cebe, adli kontrol hükmü büyükler için uygulanırken çocuklar için uygulanmamasını algılayamadıklarını dile getirdi. Cebe, "Çocuklar dört duvar arasında karanlık hapishanelere konuluyor. Pozantı gerçeği, Pozantı hapishanesinde yaşananlar ne yazık ki bitmedi. Pozantı hapishanesinden çıkıp Mersin'e gelen çocukların psikolojisi hala düzelmedi. Mersin gerçeği Mersin'de bitmiyor. Mersin'den başka cezaevlerine sevk edilen çocuklar bu sorunları orada da yaşıyor" diye belirtti. Cebe, tutuklanma istemiyle çocuk nöbetçi ağır ceza mahkemelerine sevk edilen çocuklar hakkında çocuk mahkemesi hâkimlerinin değil, yetişkinleri yargılayan mahkemelerin hakimlerinin karar verdiğine dikkat çekti.    

'Çocuğun gençliğini bırakın yaşlılığını bitirecek cezalar veriliyor'  

Mersin Defterdarlığı'nın gösterilere katıldığı ileri sürülen çocuklar hakkında açtığı davalar devam ederken çocukların ailelerinden binlerce TL para istendiğini aktaran Cebe, "Daha çocuğun yargılaması bile başlamamış, çocuğun suçlu olup olmadığı bile belli değil. Sadece bir iddia var ama bunun üzerinden çocukların kamu malına zarar verdiği iddiasıyla ailelerden para tahsil ediliyor. Usulde ve hakkaniyette uygun olamayan şeyler uygulanmakta" ifadesini kullandı.    

'Filistin'de taş atan çocuklardan övgü ile söz ederler ama…'  

Mahkemelerin çocukların ceza ehliyeti olup olmadığına ilişkin Adli Tıp Kurumu'ndan istediği raporların yetersiz ve sağlıksız olduğunu vurgulayan Cebe, "Biz cezaevinde çocuklarla görüştüğümüzde kendilerini ifade edecek cümleler kuramazken bir rapor geliyor, 'bu çocuklar cin gibi her şeyi anlayabilir, yapabilir' raporu üzerinden çocuklara öyle ağır cezalar veriliyor ki. Çocuğun gençliğini bırakın yaşlılığını bitirecek kadar. Bir defada 44 yıl hapis cezası veriliyor. Adalet sisteminde insaf, vicdan ve hakkaniyet gerekiyor. Bu ülkede oturup da Filistin'de taş atan çocukların kendilerini savunduğu ne kadar övünülecek bir durum olduğunu anlatılıyorsa, sen kendi ülkendeki çocuğun çocuk olduğunu unutup 40- 50 yıl hapis cezası veriyorsan burada çok adil adalet sisteminin var olduğunu söyleyemeyiz" dedi.  'Mersin çocuklar için cezaevine dönüştürülmeye çalışılıyor'  Avukat Eyüp Sabri Öncel ise, Mersin ilinde çocuklara özgü özel yargılamalar yapıldığına dikkat çekerek, "Mersin'deki çocuk yargılamaları diğer illere oranla çok yüksek. Çocuklar halen örgüt üyeliğinden yargılanıyor veya cezalandırılıyor. Bazı yargılamalarda sadece gizli tanık ifadesine dayanılarak çocuklara ceza verilebiliyor. Bu yargılamalarla Mersin ili çocuklar cezaevine dönüştürülmek isteniyor. Yasa uygulayıcılarına baktığımızda çocukları caydırmanın tek yolunun cezaevi olduğunu düşünüyor. Ancak çocuk, çocuklara özgü adalet sisteminde yargılanmalıdır" diye kaydetti.  

'Çocuklara kin ve nefret duygularıyla bakılmaktadır'  

İHD Mersin Şube Başkanı Ali Tanrıverdi de, Mersin'de geçmişten beri Kürtlere uygulanan şiddet ve baskı politikasının son dönemde çocuklar üzerinde uygulandığına işaret ederek, "İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi'nin yayınlanışının 65. yılına girerken çocuklara uygulanan bu çok yönlü ve vahşet sayılabilecek olaylar hiç bir insanın ve hiç bir insan vicdanının kabul edeceği bir durum değildir. Polis bu çocuklara esir alınması gereken bir düşman gözüyle bakmaktadır. Mersin'de çocukların yararı düşünülmemektedir. Çocuklara kin ve nefret duygularıyla bakılmaktadır. Okullara baskın yapılarak öğrenciler gözaltına alınmakta, sokak ortalarından polisler tarafından dövülmektedir. Bu uygulamalar Mersin'de olağan hale getirilmeye çalışılıyor. Bu uygulamalar hakkında suç duyurusunda bulunmamıza rağmen sorumlular hakkında hiç bir yasal işlem yapılmamaktadır. Artık çocuklar üzerinde ellerinizi çekin" dedi.  

Deniz Tekin / diha